Alfred Hitchcock’un Filmleri

Sir Alfred Joseph Hitchcock 13 Ağustos 1899 yılında İngiltere’nin Leytonstone, London şehrinde dünyaya geldi.

Alfred Hitchcock Aims

Sessiz Sinema Dönemi
Bahar 1920’de İslington, London’da yeni açılan bir film stüdyosunda çizer olarak işe başladı. 1921 ile 1922 yıllarında en az 12 film afişi çizdi, bunun yanı sıra kostümler ve dekorasyonlar tasarladı.

1922 yılında Always Tell Your Wife filminin son sahnesini, yazar Seymour Hicks ile beraber çekti ve ilk yönetmenlik deneyimini kazandı.

1924 yılında yönetmen yardımcılığına başladı, 1925’e kadar Graham Cutts’ın 5 filminde yönetmen yardımcısı olarak görev aldı.

1925 yılında, Almanya’da The Pleasure Garden filmiyle yönetmen olarak ilk filmini çekti. Aynı yıl Tirol’da The Mountain Eagle filmini çekti. Bu iki film Almanya’da gösterime girdi. Fakat Hitchcock’un tarzını beğenmeyen ingiliz dağıtımcı C. M. Woolf yüzünden İngiltere’de gösterime girmedi.

1926’da İngiltere’de çevirdiği The Lodger filmi yine C. M. Woolf engeline takıldı. Fakat bu sefer Ïvor Montagu ile üzerinden geçtikten sonra vizyona girdi.

1927’de Gainsborough Pictures için, iki tane film daha çevirdi (Downhill ve Hafif Meşrep/Easy Virtue)  ve British International Pictures’a transfer oldu. Orada başta The Ring olmak üzere üç tane daha sessiz film çekti (The Farmer’s Wife, Champagne ve The Manxman).

Sesli Film
1929’da sessiz film olarak çektiği Şantaj (Blackmail) filmi için yapımcıların izni ile bir sesli film bobini daha çekti. Bu film ilk ingiliz sesli film olarak geçer. 1933’e kadar sekiz film daha çekti.

1934 ile 1938 yılları arasında çektiği filmler (Çok Şey Bilen Adam/The Man Who Knew Too Much, 39 Basamak/The 39 Steps, Secret Agent, Sabotaj/Sabotage, Genç ve Masum/Young and Innocent ve Kaybolan Kadın/The Lady Vanishes) ile İngiliz sinemasındaki özel yerini aldı ve ismi Hollywood’a kadar ulaştı. Hitchcock 1938 yılında amerikan yapımcı David O. Selznick’in yapım şirketi ile anlaştı. Anlaşmadan sonra İngiltere’de Erich Pommer için son bir film (Jamaica Hanı/Jamaica Inn)  çektikten sonra Amerika’ya gitti.

Hollywood
Alfred Hitchcock amerikada beklenmedik zorluklarla karşılaştı. David O. Selznick yaptığı filmleri sıkı kontrol ediyordu. Bu değişik çalışma atmosferine rağmen ilk amerikan filmi Rebecca 1940’da onbir dalda Oskar’a aday olmayı başardı.

1940’da bir savaş filmi olan Foreign Correspondent’i çekti ve film bittikten sonra memleketi İngiltere Almanya tarafından bombalandı.

1941’de kendi tarzının dışında bir yapım olan, memnun olmadığı Bay ve Bayan Smith (Mr. & Mrs. Smith) adlı Screwball komedisi vizona girdi. Sonraki zamanda kendi tarzında uygun Suspicion (1941), Saboteur (1942) ve Shadow of a Doubt (1943) çekti.

İkinci dünya savaşı zamanında çoğu İngiliz yönetmen gibi savaş propagandasına katkıda bulundu ve iki tane kısa film (Bon Voyage ve Aventure malgache) çekti. Bu iki kısa filmin dışında, İngiliz ve Alman gemi kazazedelerinin bir cankurtaran botunda yaşadıklarını anlatan sonraki filmi Yaşamak İstiyoruz’a (Lifeboat) da propoganda filmi denebillir. Sonraki filmi Öldüren Hatıralar (Spellbound) ile psikoanaliz ile ilgili bir film çekti.

1946’da kadın ajan hikayesinin anlatıldığı Aşktan da Üstün (Notorius)  filmini çekti.

1947’de yayınlanan The Paradine Case ile Hitchcock ile Selznick arasındaki yedi senelik iş antlaşması bitti.

Transatlantic Pictures
Hitchcock Selznick ile olan antlaşması bitmeden iki sen önce sinema salonları sahibi Sidney Bernstein ile Transatlantic Pictures yapım şirketini kurdu.

Transatlantic Pictures için ilk renkli filmi olan Rope (1948) ve Under Capricorn’u (1949) çekti. Bu iki filmin gişede uğradığı başarısızlık sebebiyle yapım şirketi iflas etti.

Warner Brothers
Hitchcock Warner Bros.’la dört filmlik bir antlaşma yaptı. Antlaşmaya göre hem yönetmenliğini hem de yapımcılığını yapabileceği bu filmlerde istediği konuları çekme hakkına sahipti. Bu dönemde (1950 – 1954) çektiği filmler sırasıyla şöyle Stage Fright, Trendeki Yabancılar (Strangers on a Train), I Confess ve  Cinayet Var (Dial M for Murder).

Paramount Pictures
1953 yılında Paramount ile antlaşmaya varıyor. Paramount Pictures için çektiği ilk filmi Arka Pencere (Rear Window) ile en başarılı zamanı başladı.

1955 yılında hem romantik gerilim filmi Kelepçeli Aşık (To Cath a Thief) hem de kara komedi filmi The Trouble with Harry’i çekti. Bu sene ayrıca amerikan vatandaşlığını almıştı ve ingiliterede çektiği Tehlikeli Adam’ı (The Man Who Knew Too Much) tekrar çekmek için hazırlıklara başlamıştı. Bütün bunların yanı sıra aynı yıl Alfred Hitchcock Presents adlı haftalık televizyon programına başladı.

1956’da Warner Bros. için son bir film çekti, ayrılırken bedavaya bir film çekeceğini sözünü verdiği için. Fakat çektiği Lekeli Adam (The Wrong Man) filmi gişede başarısız oldu.

1957’de Paramount için son filmi Ölüm Korkusu’nu (Vertigo) çekti. Zamanında gişede büyük başarı yakalamayan film günümüzde en önemli filmlerinden sayılıyor. Bir sonraki filmi Gizli Teşkilat (North by Northwest) da Hitchcock’un önemli yapımlarından. 1960 yılında bir haftada çektiği siyah beyaz film Sapık (Psycho) en tanıdık filmi, aynı zamanda gişedeki en başarılı filmi.

Universal Studios
Sapık’tan sonra bir başka korku filmi olan Kuşlar’ı (The Birds) çekti. Bu filmden sonra 1960’larda çektiği diğer üç filmi (Hırsız Kız/Marnie, Torn Curtain ve Topaz) hem sanatsal açıdan hem de gişede diğer yapımların arkasında kaldı.

1970’de tekrar memleketi London’a gitti ve Frenzy’nin çekimlerine başladı.

1976’da son filmi Familiy Plot vizyona girdi.

1978’de Ronal Kirkbride’ın The Short Night romanını uyarlamak için kolları sıvadı ama Universal Studios kötüleşen sağlık durumu sebebiyle projeyi durdurdu.

1979’da American Film Institute tarafindan Yaşam Boyu Onur Ödülüne layik görüldü.

hitchcock-profile

Alfred Hitchcock 29 Nisan 1980 sabahı böbrek yetmezliğinden Los Angeles’deki evinde vefat etti. Naaşı yakıldıktan sonra açıklanmayan bir yere döküldü.

Waking Life (2001)

Waking Life, 2001 yapımı bir animasyon filmi. Yönetmen ve senarist Richard Linklater, Waking Life filminde, baş kahramanını bitmek bilmeyen bir rüyanın içine atıyor.

İsmi geçmeyen baş ve tek kahramanımız rüya içersinde rüyalar görüyor. Rüyalarında onlarca insanla tanışıyor. Bütün film boyunca kahramanımızın neden bu rüyanın içinde olduğunu öğrenemiyoruz.

Kahramanımızın rüyasında gördüğü kişiler varoluşculuk, evrim, reenkarnasyon, özgür irade ve algı gibi konular üzerine tartışıyor. Richard Linklater “bir sanatın kemale ermesi fikirlerin ona katılması ile olur” düsturunun gazına gelip de mi böyle fikir yığını bir eser ortaya koydu bilinmez. Bilinen, Linklater’in “Waking Life” filmiyle deneysel bir yapım ortaya koymuş olması.

Filmin akışı esnasında kahramanımız bir rüyanın içinde olduğunu anlıyor ve rüyasındaki kişilerle lüsid rüya hakkında tartışmaya başlıyor. Bu konuşmalarda rüya ve gerçek üzerine bolca atılıp tutuluyor.

Richard Linklater oluşturduğu fikir yığınında tabiat ötesine dair düşüncelere de yer vermeyi ihmal etmemiş. Filmin sonlarına doğru televizyonda bir bayanın ölümün yalnızca algı değişikliğine denk gelebileceği iddiasını ortaya atıyor.

Ölümün sırf algı değişikliği olabileceği fikri ortaya atılınca aklıma Jean-Paul Sartre’nin “İş işten Geçti” romanı geldi. Aklımın bir köşesinde “İş işten Geçti” varken, diğer taraftan da ekranda kahramanımız çaresizce rüyadan uyanmaya çalışıyordu. Bu iki veriden dolayı kahramanın ölümden sonra yaşadıkları anlatılıyor olabilir diye bir şık belirdi beynimde. Eh ölünün arkasından konuşmak istemediğimden fazla uzatmadan tekrar yönetmene dönüyorum.

Richard Linklater yukarda saydığım bütün tartışmaları 99 dakikalık bir filme sıkıştırmayı başarmış. Film, ontoloji üzerine az buçuk düşünen ve okuyan herkesin ulaştığı fikirlerin lüsid rüya konusu etrafında sıkıştırılmasından ibaret. Nazarımca filmdeki tartışmaların yenilik değeri yok. Dramaturji klasik değil ve can sıkıcı.

Filmin içeriğindeki fikirler ayrıca uzunca tartışılabilir, ama toplu içeriği üzerinde durmaya gerek duymuyorum. Filmin oluşuturulma yöntemi filmden daha değerli.

Film rotoscoping yöntemiyle animasyon haline getirilmiş. Richard Linklater filmi ditijal kamerayla çekmiş. Görüntüler sonradan bilgisaray yardımıyla animasyon şekline dönüştürülmüş.

Rotoscoping çizgi film zamanından kalma bir teknik yöntem. 1914 senesinde Max Fleischer tarafından icat edildi. Fleischer bu yöntemi figürlerinin hareketlerini daha gerçekci çizebilmek için kullandı. Yöntem yıllar içerisinde çizgi film dışındaki alanlara da sıçradı.

Yöntem, kayıtların bir camın üstüne yansıtılması ve akabinde kağıda çizilmesinden ibaret. Bu yöntem 90′ların başlarında bilgisayar yardımıyla yapılmaya başlandı.

Gerçekci çizimler yakalayabilmek için bulunan yöntem, gittikçe gerçeklikten uzaklaşmak için kullanılmaya başlandı. Richard Linklater bunu yapan yönetmenlerden biri. Waking Life filminde madde gerçek dışı şekilde hareket ediyordu. Tabi bunu anlattıklarının altını çizmek için yapıyordu. Dünyadaki hiçbir şey sabit değil, tabiat dahil.

Her rüyanın bir sonu var. Dünyanın bir sonu olduğu gibi. İnsan mutlaka bir gün hayattan kalkacak ve tekrar uykuya dalamayacak!

Alfred Hitchcock’un 1954 yapımı Arka Pencere filmi..

Bu yazı Alfred Hitchcock’un 1954 yapımı Arka Pencere filmiyle ilgili seyir zevkini düşürebilecek bilgiler içermektedir.

rearwindow1

Yalnızca yalın filmlerin katmanlı olduğu yargısı büyük bir yanılgıdan ibaret. Dolayısıyla, her sinemacı teşhircilik yaptığı halde hikayesini fazla süsleyen yönetmenlere bayağı muamelesi yapmak da yersiz oluyor. Kaldı ki, filmlerin katmanlarını görmek veya katmanlandırmak seyircinin inisiyitafinde bir eylem.

Yönetmen bin katmanlı gökdelen inşa etse bile gözlerini çeken seyirici görmez. Dahi tek katmanlı kulübeyi büyüteçle bakan seyirci bir kompleks olarak algılayabilir. Kaldı ki, gökdelen bir kulisten ibaret ve kulübe yalnızca bir giriş olabilir. Makbul olan güzel inşa edilmiş bir film ortaya koymak.

Alfred Hitchcock’un 1954 yapımı Arka Pencere’sini sırf eğlenceli bir gerilim filmi olarak görmek mümkün. Heyecan erbabı Hitchcock’un filmi sırf bu gözle bile izlemeye değer. Fakat filmin üzerine söylenebilecekler bu kadarla sınırlı değil.

Arka Pencere filminin temelinde 1942 yılında yayınlanan It Had to Be Murder hikayesi yatıyor. Bu kısa hikaye amerikan polisiye yazarı Cornell Woolrich’e ait. Hikayeyi senaryolaştıran isim ise John Michael Hayes. Alfred Hitchcock ve Hayes hikayeyi temel alarak iki gerçek katilden de esinlenerek bu filmi ortaya koydukları söyleniyor.

Arka Pencere filmi pencerelerdeki perdelerin açılmasıyla başlıyor. Bundan sonraki dört dakika içersinde filmin geçtiği yeri ve kahraman L.B. Jefferies’in kim olduğunu kelimesiz bir anlatımla öğreniyoruz. Seyirci hiçbir şey kaçırmamak niyetiyle bütün kareleri dikkatle izliyor.

Jeff ayağı kırık bir foto muhabiri. Zorunlu olarak evde kaldığı dönemde can sıkıntısıyla başa çıkabilmek için komşularını izlemeye başlıyor. Filmin sekizinci dakikasında Jeff’in bakıcısı Stella tarafından yaptığının yasalara aykırı olduğunu öğreniyor. Dolayısıyla seyirci de baştaki sekansı dikkatle izlemenin aykırılığının farkına varıyor. Kısacası seyirci kahramanla aynı duruma düşmüş oluyor.

Jeff’in film esnasında -gözleriyle görmemiş olmasına rağmen- komşusu Lars Thorwald’ın bakıma muhtaç eşini öldürdüğünü düşünüyor. Seyirci de ‘röntgenlediklerine’ dayanarak kahramanla aynı fikre varıyor.

Jeff’in yasalara, en azından ahlaka aykırı röntgenci davranışlarıyla daha vahim bir vakayı bulduğunu inanıyor. Seyirci de buna inanıyor. Böylelikle belki de ahlaka aykırı davranışlarından arınmayı istiyorlar. Jeff’in polis arkadaşı Thomas Doyle iddiaları ciddiye almadığı halde Jeff/seyirci öyle olduğunu düşünmeye devam ediyor. Hatta Thorwald katil çıkmazsa seyirci küçük çaplı bir hayal kırıklığına uğrar diyebiliriz. Kısacası baştaki cinayet korkusu zamanla cinayet arzusuna evriliyor.

Jeff Lars Thorwald’la karşılaştığında ne istediğini söyleyemiyor. Jeff niye Thorwald’ın hayatına dahil olup hayatını mahvettiğini söyle(ye)miyor. Hakikaten Jeff ne istiyor? Jeff adaletin yerini bulmasını mı, koltuğa bağlı kaldığı son haftayı heyecanla geçirmeyi mi yoksa haklı çıkmak mı istiyor?

Bu soruları Jeff’in fotoğrafçılığıyla bağdaştırmakta mümkün. Jeff insanların fotoğraflarını çekerek ve onlara başlıklar bularak ne yapıyor? Bıçak çift taraflı.. seyirci niye başkalarının hayatlarını izliyor?

Yukarıda yazanlar filmin üzerine gitmeye değer bir katmanı. Bir diğer çıkmaya değer katman ise ilişkiler. Jeff nişanlısı Lisa ile ilişkilerinin nereye gideceğine dair bilinmezlikte, çünkü bağlanma korkusu var. Bu ikili arasındaki ayrışıklıklar film boyunca değişip duruyor. Bunun yanı sıra arka bahçede ilişkiler konusunda farklı durumlar var. Yalnız ve mutsuz kadın Miss Lonely Heart, yalnız yaşayan besteci, çekici kadın danscı, genç çift, yaşlı çift ve Mr. ve Mrs. Thornwald’lar.

rearwindow3

Lars Thorwald’ın yatalak eşine bakma mecburiyetinde olması Jeff’in bağlanma korkusuna sebebini gösteriyor. Jeff bağlanmanın ortaya çıkardığı mecburiyetlerden kaçıyor. Thorwald’ın sıkıntısı ve Jeff’in korkusu bile Miss Lonely Heart sevinci olabilir. Dünya üzerinde küçücük bir yere tekabül eden bir arka bahçe bile dağlar kadar farklı hayatlar barındırıyor.

”Who are you? What do you want from me?”
Lars Thorwald

Seyirci miyiz? Hakikatin mi peşindeyiz, yoksa eğlencenin mi? Mesele bayağılık mı, yoksa fıtrat mı?

Kendimizi mi kandırıyoruz?

Ve perde kapanır.