Alfred Hitchcock’un Filmleri

Sir Alfred Joseph Hitchcock 13 Ağustos 1899 yılında İngiltere’nin Leytonstone, London şehrinde dünyaya geldi.

Alfred Hitchcock Aims

Sessiz Sinema Dönemi
Bahar 1920’de İslington, London’da yeni açılan bir film stüdyosunda çizer olarak işe başladı. 1921 ile 1922 yıllarında en az 12 film afişi çizdi, bunun yanı sıra kostümler ve dekorasyonlar tasarladı.

1922 yılında Always Tell Your Wife filminin son sahnesini, yazar Seymour Hicks ile beraber çekti ve ilk yönetmenlik deneyimini kazandı.

1924 yılında yönetmen yardımcılığına başladı, 1925’e kadar Graham Cutts’ın 5 filminde yönetmen yardımcısı olarak görev aldı.

1925 yılında, Almanya’da The Pleasure Garden filmiyle yönetmen olarak ilk filmini çekti. Aynı yıl Tirol’da The Mountain Eagle filmini çekti. Bu iki film Almanya’da gösterime girdi. Fakat Hitchcock’un tarzını beğenmeyen ingiliz dağıtımcı C. M. Woolf yüzünden İngiltere’de gösterime girmedi.

1926’da İngiltere’de çevirdiği The Lodger filmi yine C. M. Woolf engeline takıldı. Fakat bu sefer Ïvor Montagu ile üzerinden geçtikten sonra vizyona girdi.

1927’de Gainsborough Pictures için, iki tane film daha çevirdi (Downhill ve Hafif Meşrep/Easy Virtue)  ve British International Pictures’a transfer oldu. Orada başta The Ring olmak üzere üç tane daha sessiz film çekti (The Farmer’s Wife, Champagne ve The Manxman).

Sesli Film
1929’da sessiz film olarak çektiği Şantaj (Blackmail) filmi için yapımcıların izni ile bir sesli film bobini daha çekti. Bu film ilk ingiliz sesli film olarak geçer. 1933’e kadar sekiz film daha çekti.

1934 ile 1938 yılları arasında çektiği filmler (Çok Şey Bilen Adam/The Man Who Knew Too Much, 39 Basamak/The 39 Steps, Secret Agent, Sabotaj/Sabotage, Genç ve Masum/Young and Innocent ve Kaybolan Kadın/The Lady Vanishes) ile İngiliz sinemasındaki özel yerini aldı ve ismi Hollywood’a kadar ulaştı. Hitchcock 1938 yılında amerikan yapımcı David O. Selznick’in yapım şirketi ile anlaştı. Anlaşmadan sonra İngiltere’de Erich Pommer için son bir film (Jamaica Hanı/Jamaica Inn)  çektikten sonra Amerika’ya gitti.

Hollywood
Alfred Hitchcock amerikada beklenmedik zorluklarla karşılaştı. David O. Selznick yaptığı filmleri sıkı kontrol ediyordu. Bu değişik çalışma atmosferine rağmen ilk amerikan filmi Rebecca 1940’da onbir dalda Oskar’a aday olmayı başardı.

1940’da bir savaş filmi olan Foreign Correspondent’i çekti ve film bittikten sonra memleketi İngiltere Almanya tarafından bombalandı.

1941’de kendi tarzının dışında bir yapım olan, memnun olmadığı Bay ve Bayan Smith (Mr. & Mrs. Smith) adlı Screwball komedisi vizona girdi. Sonraki zamanda kendi tarzında uygun Suspicion (1941), Saboteur (1942) ve Shadow of a Doubt (1943) çekti.

İkinci dünya savaşı zamanında çoğu İngiliz yönetmen gibi savaş propagandasına katkıda bulundu ve iki tane kısa film (Bon Voyage ve Aventure malgache) çekti. Bu iki kısa filmin dışında, İngiliz ve Alman gemi kazazedelerinin bir cankurtaran botunda yaşadıklarını anlatan sonraki filmi Yaşamak İstiyoruz’a (Lifeboat) da propoganda filmi denebillir. Sonraki filmi Öldüren Hatıralar (Spellbound) ile psikoanaliz ile ilgili bir film çekti.

1946’da kadın ajan hikayesinin anlatıldığı Aşktan da Üstün (Notorius)  filmini çekti.

1947’de yayınlanan The Paradine Case ile Hitchcock ile Selznick arasındaki yedi senelik iş antlaşması bitti.

Transatlantic Pictures
Hitchcock Selznick ile olan antlaşması bitmeden iki sen önce sinema salonları sahibi Sidney Bernstein ile Transatlantic Pictures yapım şirketini kurdu.

Transatlantic Pictures için ilk renkli filmi olan Rope (1948) ve Under Capricorn’u (1949) çekti. Bu iki filmin gişede uğradığı başarısızlık sebebiyle yapım şirketi iflas etti.

Warner Brothers
Hitchcock Warner Bros.’la dört filmlik bir antlaşma yaptı. Antlaşmaya göre hem yönetmenliğini hem de yapımcılığını yapabileceği bu filmlerde istediği konuları çekme hakkına sahipti. Bu dönemde (1950 – 1954) çektiği filmler sırasıyla şöyle Stage Fright, Trendeki Yabancılar (Strangers on a Train), I Confess ve  Cinayet Var (Dial M for Murder).

Paramount Pictures
1953 yılında Paramount ile antlaşmaya varıyor. Paramount Pictures için çektiği ilk filmi Arka Pencere (Rear Window) ile en başarılı zamanı başladı.

1955 yılında hem romantik gerilim filmi Kelepçeli Aşık (To Cath a Thief) hem de kara komedi filmi The Trouble with Harry’i çekti. Bu sene ayrıca amerikan vatandaşlığını almıştı ve ingiliterede çektiği Tehlikeli Adam’ı (The Man Who Knew Too Much) tekrar çekmek için hazırlıklara başlamıştı. Bütün bunların yanı sıra aynı yıl Alfred Hitchcock Presents adlı haftalık televizyon programına başladı.

1956’da Warner Bros. için son bir film çekti, ayrılırken bedavaya bir film çekeceğini sözünü verdiği için. Fakat çektiği Lekeli Adam (The Wrong Man) filmi gişede başarısız oldu.

1957’de Paramount için son filmi Ölüm Korkusu’nu (Vertigo) çekti. Zamanında gişede büyük başarı yakalamayan film günümüzde en önemli filmlerinden sayılıyor. Bir sonraki filmi Gizli Teşkilat (North by Northwest) da Hitchcock’un önemli yapımlarından. 1960 yılında bir haftada çektiği siyah beyaz film Sapık (Psycho) en tanıdık filmi, aynı zamanda gişedeki en başarılı filmi.

Universal Studios
Sapık’tan sonra bir başka korku filmi olan Kuşlar’ı (The Birds) çekti. Bu filmden sonra 1960’larda çektiği diğer üç filmi (Hırsız Kız/Marnie, Torn Curtain ve Topaz) hem sanatsal açıdan hem de gişede diğer yapımların arkasında kaldı.

1970’de tekrar memleketi London’a gitti ve Frenzy’nin çekimlerine başladı.

1976’da son filmi Familiy Plot vizyona girdi.

1978’de Ronal Kirkbride’ın The Short Night romanını uyarlamak için kolları sıvadı ama Universal Studios kötüleşen sağlık durumu sebebiyle projeyi durdurdu.

1979’da American Film Institute tarafindan Yaşam Boyu Onur Ödülüne layik görüldü.

hitchcock-profile

Alfred Hitchcock 29 Nisan 1980 sabahı böbrek yetmezliğinden Los Angeles’deki evinde vefat etti. Naaşı yakıldıktan sonra açıklanmayan bir yere döküldü.

Advertisements

Ziyaret (1964)

Ziyaret (The Visit) 1964 yapımı, Friedrich Dürrenmatt’ın Yaşlı Kadının Ziyareti adlı tiyatro eserinden uyarlanan bir sinema filmi. Yönetmenliğini Bernhard Wicki’nin yaptığı filmin başrollerini Anthony Quinn ve Ingrid Bergman paylaşıyor.

Milyoner Karla Zachanassian yıllar sonra sefalete düşmüş memleketi Güllen’e geri döner. Ahali kendisinden finansal destek bekliyor. Karla bu isteği karşılamaya hazır ama tek bir şartla: Karla finansal destek karşılığında, gençlik aşkı ve memleketinden sürülmesine sebep olan Serge Miller’in öldürülmesini istiyor.

Film aynı tiyatro oyunu gibi üç perdeye bölünmüş ve hikayenin seyri aynı olsa da önemli farklar var. Tiyatro oyununda Gülen bir orta avrupa şehri iken filmde bir Balkan şehri. Fakat yine tam bir lokasyon belirtilmiyor. Bir diğer fark ise uyarlamanın oyundaki absürt öğeleri göz ardı ederek daha realist bir yol seyretmesi.

Oyundaki absürt öğelerden biri Karla’nın başından geçen dokuz evlilik idi – üç tane eşi oyunda görülüyordu. Absürt öğelerin uyarlanmamasından dolayı açılan boşluğu ise Anya karakteri ve bu karakterin polis amiri Dobrik ile yaşadığı yasak aşk dolduruyor. Bu durum ise baş kahramanların dışındaki karakterlere isim vererek hikayenin kıssa (parable) karakterini kaybettiriyor.

Film yaşlı kadının ziyaretine daha realist yaklaşması, hikayenim esprisini daha ön plana çıkarıyor. Ziyaretin başında idam cezasının kaldırılmasıyla övünenlerin sonunda bunu tekrar yürülüğü katması. Ayrıca Karla’nın Serge hüküm giydikten sonra yaptığı uzun konuşma apaçık hikayenin esprisini ortaya koyuyor. Fakat bunlar filmde zorlama gibi duruyor. Nitekim filmde mutlu son yapım şirketi 20th Century Fox’un isteği üzerine olmuş.

İkinci perdenin ortalarına kadar iyi ilerleyen film, güzel anlar barındırıyor.

* * *

the-visit-film

Yıl: 1964

Film Süresi: 96

Yönetmen: Bernhard Wicki

Senaryo: Ben Barzman

Müzik: Hans-Martin Majewski

Görüntü Yönetmeni: Armando Nannuzzi

Kurgu: Samuel E. Beetley, Françoise Diot

Oyuncular: Ingrid Bergman (Karla Zachanassian), Anthony Quinn (Serge Miller), Anya (Irina Demick), Paolo Stoppa (Doktor), Hans-Christian Blech (Dobrik), Romolo Valli (Boyacı), Calentina Cortese (Mathilde Miller), Ernst Schröder (Belediye Başkanı), Dante Maggio (Cadek), Richard Münch (Öğretmen), Leonard Steckel (Papaz)

 

 

Korku Filmlerinin Yeniden Çekilmesinin Varları ve Yokları

Frankenstein veya Modern Prometheus” 1910 yapımı ilk uyarlamasından 21 sene sonra tekrar beyaz perdeye uyarlanmıştır. İkinci uyarlma yapıldığında sinemaya ses geleli dört yıl olmuştu. James Whale’in yönettiği ikinci sinema uyarlaması gayet serbest bir uyarlama, yani Mary Shelley’in romanından yalnızca bazı motifler ve birkaç kişiyi almış.

Whale’in filminde Frankenstein’ın canavarını Boris Karloff canlandırıyor. İllerki filmlerde Frankenstein’ın canavarı Karloff’un canlandırdığı gibi şekillenmiştir. Oysa romandaki canavar ile filmdeki canvar arasında büyük farklar vardır.

1910′dan bu yana Frankenstein ve canavarı yüzlerce kez sinemaya ve televizyona uyarlanmıştır. Bu uyarlamalar arasında benzerlikler ve farklılıklar var. Bunların sanatsal veya sinematografik sebebleri olabilir. İlk ”Frankenstein” filminde canavarın kimyasal karışımla oluşturulmasının kanımca sinematografik nedenleri vardır. J. Searl Dawley canavarı 2000′lerde kimyasal karışımla oluştursaydı kesinlikle sanatsal nedenleri olurdu.

Sinema hızla gelişmiş ve hala gelişmekte olan bir sektör. Gelişimlerin getirdiği imkanlarla eski kitapların yeniden uyarlanması ve eski filmlerin tekrar çekilmesi gayet doğal. Tabi yeniden uyarlama ve yeniden çekimlerin tek nedenleri sanatsal ve teknolojik değil. Bazı filmlerin yeniden çekilmesinin başlıca ticari amacı da olabilir.

* * *

Korku sineması yeniden çekimlerin bolca yapıldığı bir alan. Özellikle son on yıldır iki tür filmleri bolca yeniden çekmeye başladı.

Bunlardan biri uzak doğu korku filmlerinin amerikan yeniden çekimleri. 2002 yapımı ”The Ring” 48 milyon dolarlık bütçeyle 249 milyon dolar hasılat elde edince amerikan yapımcılarının uzak doğu sinemasına göz atmaları kaçınılmaz oldu. ”The Ring” filminden sonra ”The Grudge”, ”Dark Water”, ”One Missed Call” ve ”Mirrors” gibi başarılı uzak doğu korku filmlerinin amerikan yapımları ortaya çıktı.

Bunlardan ikincisi 70′lerin ve 80′lerin başarılı amerikan korku filmlerinin yeniden çekimleri. Ben bu furyanın başlangıcını ”Michael Bay’s Texas Chainsaw Massacre” olarak görüyorum. 2003 yapımı bu film 9,5 milyon dolarlık bütçesine rağmen 107 milyon dolar hasılat yapmış. Tabi bu güzel tablo amerikan film yapımcılarının gözlerini eski korku başyapıtlarına dikti.

Alexandre Aja bu yukarda saydığım iki türde de bir film yaptı. Fransız yönetmen Alexandre Aja ilk ”Yüksek Tansiyon” adlı korku filmiyle dünyaya ismini duyurdu. Ardından 2006′da ”The Hills Have Eyes” filmini yönetti. ”The Hills Have Eyes” filminin yeniden çekimi ticari kazanç elde etmek için finanse edilmiş olabilir, ama ortaya çıkan film tam bir başyapıt. Aja uzun giriş bölümünde karakterleri tanıtmak için zamanı ayırmış. Uzun giriş/tanıtım bölümü sayesinde karakterler derinlik kazanıyor. Ayrıca seyirci aileye yakınlık hissediyor. Aja sakince karakterlerini tanıttıktan tehlikeler hızla aileye yaklaşmaya başlıyor. Aile ilk felaketle başbaşa kaldıktan sonra diğerleri çorap söküğü gibi geliyor.

Aja ”The Hills Have Eyes” filminden sonra tekrar bir yeniden çekim yapıyor. Bu sefer ”Into the Mirror” adlı Güney Kore filmini ”Mirrors” adı altında yeniden çekiyor. Aja filme başlamadan Fox’un gönderdiği senaryoyu okuduğunda ne hikayeyi beğenmiş ne de karakterleri, ama satır aralarında hoşuna giden noktalar bulmuş. orjinal filmi vasat bulmuş. Hoşuna giden noktalardan biri aynaların cinayet aracı olması fikriymiş. Aja Fox’a orjinal konseptten yola çıkarak kendi filmimi yazabilirmiyim diye sormuş ve böylece ”Mirrors” oluşmaya başlamış. Sonuç olarak ortaya çıkan yine başarılı bir korku filmi.

Aja yeniden çekimleri sevmiş olsa gerek bir sonraki filmi 1978 yapımı ”Piranha” filminin yeniden çekimiydi. Fakat üçte üç olmamış ve ”Piranha” ile bana göre en zayıf işini ortaya koymuş.

* * *

Yeniden çekimlerine karşı değilim. Hatta bazı yeniden çekimlerin (”My Bloody Valentine”) orjinallerinden kat ve kat daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Yeni fikirler katılarak ve değişiklikler yapılarak eski filmlerin yeniden çekilmesinde bir maruz görmüyorum. Bu işte yanlış olan sırf para için namı olan filmleri alelacele özensiz şekilde yeniden çekmek. Ticari beklentiyle finanse edilen filmler ehil eller altında güzel filmlere dönüşebiliyor. Fakat bi o kadar da ticari beklentiyle yapılan filmler fos çıkıyor.

The Hills Have Eyes” yeniden çekimi bana kalırsa bir başyapıt olmasına karşın ikinci bölümü tamamıyla adi bir yapım. Ticari motivasyonla yapılan devam filmlerinden biri ve netice de ortaya çıkan yapım zaman kayıbından başka birşey değil.

Yeniden çekim furyası bazı eleştirmenler tarafından fikirlerinin tükenmesi olarak yorumlanıyor. Bana kalırsa böyle birşey demek mümkün değil, çünkü sinemacılar finanse edilen filmleri çekebiliyorlar (tabi Independent yapımlarını başka bağlamda bakmak gerek). Büyük Hollywood şirketleri de hasılat yapmak için daha önce başarılı olmuş filmlere yöneliyor. Seyirci yalnızca merak için olsa bile sevdiği filmlerin yeni versiyonlarını izliyor. Bütün bunlar sinemacıların fikirlerinin tükendiği manasına gelmiyor.

Doug Bradley’le (”Hellraiser” filminde Pinhead karakterini canlandıran oyuncu) alman sinema dergisi ”Deadline” tarafından yapılan bir röportajda sinemacıların güzel korku filmi fikirlerinin finanse edilmediği için ortaya çıkmadığını söylüyor. Bradley bütün bu yeni çekim işlerinden nefret ettiğini söylüyor ve bu işleri yapan yapımcılara ateş püskürüyor. Ayrıca yapımcıların yeniden çekimler yapmak yerine yeni Tobe Hooper’ları, Sam Raimi’leri, Wes Craven’leri, Clive Barker’leri ve John Carpenter’ları bulmaları gerektiğini savunuyor.

* * *

Ben hem yeniden çekimleri seviyorum hem de Bradley’e hak veriyorum. ”Hellraiser” ve ”A Nightmare On Elm Street” filmlerinin zamanı geçmiş değil. Şimdi olsa tekrar izlerim iki filmi de. Bu iki filmin yeniden çekime ihtiyacı yok, ama yapılanlar orjinaline saygıyla -bire bir kopyası olmayan- güzel yapımlar olursa severek izlerim.

Bradley’in haklı olduğunu konu yapımcılar yalnızca kesin hasılat yapan filmlere yönelmemesi gerektiği konusunda. Tamamıyla yeniden çekimlere sabitleşmiş bir sektör zamanla kısırlaşır. Zaten yeni ve değişik filmlere hiç yer verilmese kült film olmazdı.

2009 yılında yapılan ”Friday the 13th” filminin yeniden çekimi bana kalırsa hiç olmamış (itiraf etmem gerekir ki filmin yalnızca ilk yarım saatini izleyebildim). Böyle yapımlara verilen paralar ”Laid to Rest” gibi yeni fikirlere verilse daha güzel olur. İki film de 2009 yapımı ve ikisi de korku sinemasının slasher alt türünden.

Hasılı yapımcılar hangi filmi finanse edeceklerine karar verirken isme/nama değil de fikre/senaryoya baksalar daha güzel olur. Sinemaya sanatsal olarak bakan herkes zaten güzel senaryoyu çekmek ister, ama ne yazık ki ticari durum bu değil.

DipNot:

Yıllar önce korku sinemasındaki yeniden çekim furyası olduğu zamanlarda yazdığım bir yazı. Öylece bilgisarayımda duracağına güncel olmasa burada yayınlayayım dedim. Kötü mü ettim?

Almanya – Willkommen in Deutschland (2011)

Almanya – Willkommen in Deutschland, 2011 yapımı interkültürel komedi dalında bir film. Almanya’da interkültürel komedi (başka adlar: çok kültürlü komedi, etnik komedi) 2000′lerin başında patlama yapar. İnterkültürel komedi dalındaki çalışmalar yüksek konjonktür yapar ve eğlence sektörü bu tür yapımlara doyar. Bu nedenden dolayı Almanya – Willkommen in Deutschland filmini kimse finanse etmek istemez ve hikâye yedi sene bekler. Bu yedi sene içerisinde senarist kardeşler, Yasemin Şamdereli ve Nesrin Şamdereli, 50 tane senaryo versiyonu çıkarır.

Film, iş gücü olarak Almanya’ya göç eden Türk’lerin karşılaştıkları problemleri mizahi bir dille anlatıyor. Almanya’ya gelen 1.000.001′inci iş gücü Hüseyin Yılmaz ve eşi Fatma Yılmaz yaşlandıklarında Alman vatandaşı olurlar. Bu taze Alman çiftin altı yaşındaki torunları Cenk, okulda öğretmeni tarafından Türk olarak öncelenir ama Türk sınıf arkadaşları Türkçe bilmediğinden dolayı Alman olarak görür. Babası Türk ve annesi Alman olan Cenk’in yaşadıklarından dolayı kafası karışır. Cenk, üç kuşağın birleştiği aile yemeğinde bir hikâye kolunun marş motoru olan soruyu sorar:

“Was sind wir denn jetzt, Türken oder Deutsche?” (Biz şimdi neyiz, Türk ya da Alman?)

Cenk Yılmaz

Cenk’e kuzeni Canan, dedesinin hayatını anlatır. Dedesinin nerede büyüdüğü, nerede aşık olduğu, neden Almanya’ya geldiğini ve ailesini neden yanına aldırdığını anlatır. Bu hikâye koluna paralel olarak bütün ailenin Türkiye’deki memleketlerine gidişi anlatılır.

Filmdeki Türk ailesi entegre olmuş, ama asimile olmamış kendi halinde bir ailedir. Üç kuşağa da yer verilen ailede kuşaklar içersinde değişik tipler oluşturulmuş. Film, hikâyesini iyiler ve kötüler üzerinden anlatr. Filmde düşman (antagonist) diyebileceğimiz tek bir karakter yoktur.

Filmde düşman karakterleri yerine küçük antipatik rollere yer verilmiş. Bu antipatik rollerden bir tanesi ise çok gereksiz olmuş. Antipatik rollerden biri Katharina Thalbach’ın canlandırdığı otobüsteki emekli kadın. Emekli kadın otobüste yabancı düşmanlığı yapıyor ve esas kız Canan tarafından ağzının payını alıyor. Bu sahne hikâyeye bir şey katmıyor tam aksine duraklatıyor. Bu sahne illa bir mesaj sıkıştırma isteğinin veya senaryonun sık değişmesinden dolayı sahne arası bağlantıların kaybolmasının bir sonucu.

Filmin sonunun dopdolu olmasının nedeni yukarıda saydığım noktalar olabilir. Sonu bitmek bilmiyor, vefat eden babanın helvası yeniyor, işsiz oğul köyde kalmaya karar veriyor, Cenk göçün 50. yılı kapsamındaki etkinliklerde konuşma yapıyor, Cenk’in baştaki sorusuna felsefi bir cevap veriliyor ve Cenk okulda memleketini gösteriyor.

Cenk’in sorusuna filmde net bir cevap vermek yerine insanın ne olduğuna dair bir düşünce sunulmuş. Türkiye’de doğmuş Alman pasaportuna sahip Hüseyin nereli? İnsanın yurdunu bir kağıt değiştirebilir mi?

Bana göre insanlar gömüldüğü topraktandır. İnsan ölmek istediği, gömülmek istediği ve gömüldüğü toprağın yerlisidir.

Hasılı anlatım bakımından takıldığım bazı noktalar olmasına rağmen genel olarak filmi beğendim. İnsanı gülümseten ve hüzünlendiren sahneleri içinde barındıran izlemeye değer interkültürel bir komedi film.

* * *

almanya-willkommen-in-deutschland-almanya-2-rcm0x1920u

Yapım Yılı: 2011

Film Süresi: 101 dakika

Yönetmen: Yasemin Şamdereli

Senarist: Nesrin Şamdereli, Yasemin Şamdereli

Müzik: Gerd Baumann

Görüntü Yönetmeni: Ngo The Chau

Kurgu: Andrea Mertens

Yapım: Annie Brunner, Andreas Richter, Ursula Woerner ve Roxy Film

Oyuncular: Vedat Erincin (Yaşlı Hüseyin), Fahri Ogün Yardım (Genç Hüseyin), Lilay Huser (Yaşlı Fatma), Demet Gül (Genç Fatma), Rafael Koussouris (Cenk), Aylin Tezel (Canan), Denis Moschitto (Ali), Petra Schmidt-Schaller (Gabi), Aykut Kayacık (Yaşlı Veli), Aycan Vardar (Genç Veli), Ercan Karacaylı (Yaşlı Muhamed), Kaan Aydogdu (Genç Muhamed), Şiir Eloğlu (Yaşlı Leyla), Aliya Artuc (Genç Leyla), Trystan Pütter (David), Arnd Schimkat (Polis), Antoine Monot, Jr. (Erkek Komşu), Axel Milberg (Alman Memur), Oliver Nägele (Politikacı), Jule Ronstedt (Öğretmen), Tim Seyfi (Manav), Walter Sittler: Mann im Krämerladen, Aglaia Szyszkowitz (Doktor), Katharina Thalbach (Otobüsteki Kadın) ve Saskia Vester (Kadın Komşu)

Waking Life (2001)

Waking Life, 2001 yapımı bir animasyon filmi. Yönetmen ve senarist Richard Linklater, Waking Life filminde, baş kahramanını bitmek bilmeyen bir rüyanın içine atıyor.

İsmi geçmeyen baş ve tek kahramanımız rüya içersinde rüyalar görüyor. Rüyalarında onlarca insanla tanışıyor. Bütün film boyunca kahramanımızın neden bu rüyanın içinde olduğunu öğrenemiyoruz.

Kahramanımızın rüyasında gördüğü kişiler varoluşculuk, evrim, reenkarnasyon, özgür irade ve algı gibi konular üzerine tartışıyor. Richard Linklater “bir sanatın kemale ermesi fikirlerin ona katılması ile olur” düsturunun gazına gelip de mi böyle fikir yığını bir eser ortaya koydu bilinmez. Bilinen, Linklater’in “Waking Life” filmiyle deneysel bir yapım ortaya koymuş olması.

Filmin akışı esnasında kahramanımız bir rüyanın içinde olduğunu anlıyor ve rüyasındaki kişilerle lüsid rüya hakkında tartışmaya başlıyor. Bu konuşmalarda rüya ve gerçek üzerine bolca atılıp tutuluyor.

Richard Linklater oluşturduğu fikir yığınında tabiat ötesine dair düşüncelere de yer vermeyi ihmal etmemiş. Filmin sonlarına doğru televizyonda bir bayanın ölümün yalnızca algı değişikliğine denk gelebileceği iddiasını ortaya atıyor.

Ölümün sırf algı değişikliği olabileceği fikri ortaya atılınca aklıma Jean-Paul Sartre’nin “İş işten Geçti” romanı geldi. Aklımın bir köşesinde “İş işten Geçti” varken, diğer taraftan da ekranda kahramanımız çaresizce rüyadan uyanmaya çalışıyordu. Bu iki veriden dolayı kahramanın ölümden sonra yaşadıkları anlatılıyor olabilir diye bir şık belirdi beynimde. Eh ölünün arkasından konuşmak istemediğimden fazla uzatmadan tekrar yönetmene dönüyorum.

Richard Linklater yukarda saydığım bütün tartışmaları 99 dakikalık bir filme sıkıştırmayı başarmış. Film, ontoloji üzerine az buçuk düşünen ve okuyan herkesin ulaştığı fikirlerin lüsid rüya konusu etrafında sıkıştırılmasından ibaret. Nazarımca filmdeki tartışmaların yenilik değeri yok. Dramaturji klasik değil ve can sıkıcı.

Filmin içeriğindeki fikirler ayrıca uzunca tartışılabilir, ama toplu içeriği üzerinde durmaya gerek duymuyorum. Filmin oluşuturulma yöntemi filmden daha değerli.

Film rotoscoping yöntemiyle animasyon haline getirilmiş. Richard Linklater filmi ditijal kamerayla çekmiş. Görüntüler sonradan bilgisaray yardımıyla animasyon şekline dönüştürülmüş.

Rotoscoping çizgi film zamanından kalma bir teknik yöntem. 1914 senesinde Max Fleischer tarafından icat edildi. Fleischer bu yöntemi figürlerinin hareketlerini daha gerçekci çizebilmek için kullandı. Yöntem yıllar içerisinde çizgi film dışındaki alanlara da sıçradı.

Yöntem, kayıtların bir camın üstüne yansıtılması ve akabinde kağıda çizilmesinden ibaret. Bu yöntem 90′ların başlarında bilgisayar yardımıyla yapılmaya başlandı.

Gerçekci çizimler yakalayabilmek için bulunan yöntem, gittikçe gerçeklikten uzaklaşmak için kullanılmaya başlandı. Richard Linklater bunu yapan yönetmenlerden biri. Waking Life filminde madde gerçek dışı şekilde hareket ediyordu. Tabi bunu anlattıklarının altını çizmek için yapıyordu. Dünyadaki hiçbir şey sabit değil, tabiat dahil.

Her rüyanın bir sonu var. Dünyanın bir sonu olduğu gibi. İnsan mutlaka bir gün hayattan kalkacak ve tekrar uykuya dalamayacak!

Korkunun Türleri: Vampir

Sinema tarihinin ilk vampir filmi diyebileceğimiz ”Nosferatu” filminin galası 4 Mart 1922 tarihinde, Almanya’da yapıldı. Bu dehşet senfonisi Bram Storker’ın meşhur ”Drakula” romanının ilk film uyarlamasıdır. Fakat uyarlama izinsiz olarak hayata geçirildiği için telif haklarını ihlal ediyordu. Stoker’in dul eşi, filmin gösterime girdiği sene, mahkemeye başvurarak filmin kopyalarının yok edilmesi kararını çıkarttırdı. Bunun üzerine filmin yönetmeni Friedrich Wilhelm Murnau karakterlerin isimlerini değiştirdi ve hikayeyi Almanya’ya taşıdı. Mahkeme kararına bağlı kaldı ve kopyaların yok edilmesine direndi. Yine de filmin bir çok kopyası yok edilmedi, bunun bir sebebi filmin dış ülkelere satılmış olmasıydı.

nosferatu2
Nosferatu (1922)

Vampirler zombiler gibi sinema sayesinde fiktif canlılara dönüşmedi. Vampirlerin, onsekizinci yüzyılın ortalarında bile, edebiyatta yerleri vardı. Alman şair Heinrich August Ossenfelder’in 1748 yılına ait ”Der Vampir” adlı bir şiiri mevcut.

”Du willst mich gar nicht lieben; / Sen beni hiç sevmek istemiyorsun;
Ich will mich an dir rächen, / Ben senden intikamımı almak istiyorum,
Und heute in Tockayer / Ve bugün Tockayer’de
Zu einem Vampir trinken. / Bir vampire içeceğim.”
Der Vampir şiirinden bir bölüm

Edebiyatın ilk önemli vampir anlatısını ise İngiliz yazar John Polidori ”The Vampyr” (1819) hikayesiyle ortaya koydu. Polidori bu eseriyle ‘asil vampir’ prototipini oluşturmuştu.

Tarihin ilk vampir romanı 1897 çıkışlı ”Drakula” kitabı. Bram Stoker bu eseriyle hem dünya literatürüne vampir romanı türünü kazandırdı, hem de aynı zamanda dünyanın en ünlü vampir karakterini oluşturdu. Stoker’in Kont Dracula karakteri, karakterin değişik yorumlarıyla, 272 film ve diziye konu olmuş (IMDb’e göre).

dracula1st
Drakula romanının ingiliz ilk basımının kitap kabı (1897)

Vampirler her ne kadar hayatımıza edebiyat ve sinema sayesinde giren fiktif canlılar olsa da gerçek hayatta bir temeli var. Temel olarak günümüzde, kendisinin vampir olduğunu iddia eden insanları kast etmiyorum. Onlar bu yazının değil psikolojik çalışmaların konusu olmalı.

Vampirin temeli batıl inanışlara dayanıyor. Bazı kaynaklar binlerce yıl öncesinde bile ‘kan emen canlı’ inanışının var olduğunu söylüyor. Sırf nakil ile varlığını sürdüren inanış doğal olarak değişik toplumlarda farklılıklar arz ediyor.

Yazıda andığımız sinemacı ve yazarların hepsi Batı Avrupalı ve doğal olarak beslendikleri kaynak Batı Avrupa’daki inanışlar. Batı Avrupa’nın vampir inanışına klasik vampir imajı diyebiliriz.

Alman kültür bilimcisi Norbert Borrmann klasik vampir inanışını manen şöyle tarif ediyor:

Vampirler, insan kanı emmek için geceleri mezarını terk eden ölüler. Onlar, insanların yanı sıra zorda kalırlarsa hayvanlara saldıran varlıklar. Günlerini ise mezarlarında geçirmek zorundalar.

İttifakla, vampir kelimesinin Slav veya Baltık dillerinden geldiği kabul görse de, kelimenin tam kökeni hakkında fikir birliği yok.. Bir fikir Vampir kelimesinin bulgarca ‘Vapir’ kelimesinden türemiş ve kanatlı varlık manasına geliyor olması.

Max Schreck’in ürkütücü, hayaletvari vampir yorumundan 9 sene sonra, Bela Lugosi aynı karaktere karanlık bir cazibe ekledi. O günlerden bu günlere beyaz perde sayısız vampir tipi gördü. Ve bu tiplerin çoğu edebiyattan beyaz perdeye sıçrardı.

Maceraya kont olarak başlayan vampirler, zaman içersinde rock grubları oluşturdu.. Beyaz perde hıristiyan vampirlerin yanı sıra musevi vampirler gördü.. Dibine kadar egoist vampirlerin arasında hümanist vampirler bile çıkıyor.

Vampirler, aşağı yukarı 250 senedir edebiyata ve  90 senedir filmlere konu oluyor, lakin edebiyatçı ve sinemacıların fikirleri bitmiyor.

Yüzyıllara dayanan birikimin ve ısrarın neticesinde 2009 senesinde Spierig kardeşler vampirliğe çare bile buldu.

Vampirlerde insanlar gibi çeşit çeşittir ve herkesin farklı vampir tanımı vardır. Bu yazıyı Voltaire’in tanımıyla bitirelim.

”Gerçek kan emiciler mezarlarda değil, aramızda. Borsa spekülatörleri […] halkın kanını hergün emmekteler. Bunlar kesinlikle ölmüyor ama yaşarken çürüyor.”
Voltaire

Alfred Hitchcock’un 1948 yapımı Rope filmi..

Bu yazı Alfred Hitchcock’un 1948 yapımı Rope filmiyle ilgili seyir zevkini düşürebilecek bilgiler içermektedir.

https://barakafabrika.files.wordpress.com/2014/12/d5f5f-alfred_hitchcock_s_rope__1948_07_57.jpg

Leopold ve Loeb

Nathan Leopold Junior ve Richard Loeb 1924 senesinde University of Chicago’da öğrenim görmüş iki arkadaştır. Leopold ve Loeb kusursuz cinayeti işlemek için 1924 senesinde 14 yaşındaki Bobby Frank’i önce kaçırmışlar ve sonra öldürmüşler. Bu ikili kendilerini üstinsan olarak görüyorlardır.

Patrick Hamilton’un Leopold ve Loeb’un cinayetinden esinlenerek Rope’s End adlı tiyatro eserini yazdığı söyleniyor. Oyun ilk olarak 1929 senesinde Londra da sahnelenmiş. Oyunda Wyndham Brandon ve Charles Granillo adlı iki öğrenci entelektüel üstünlüklerinin göstergesi olarak sınıf arkadaşları Ronald Kentley’i öldürüp bir sandığa atıyorlar.

Alfred Hitchcock 1948 senesinde Hamilton’un tiyatro oyununu beyaz perdeye taşıyor. Ana karakterlerin isimlerini Brandon Shaw ve Phillip Morgan olarak değiştiriyor.

Katil ikili eski öğretmenleri Rupert Cadell’in öldürme sanatı ve üstinsanın ahlâka bağlı olmamaları gerektiğine dair görüşlerinden etkilenerek kusursuz cinayeti planlıyorlar. Katil ikili kurban olarak sınıf arkadaşları David Kentley’i seçerler. Film katil ikilinin altinsan olarak gördükleri David’i iple boğmalarıyla başlar. David’in cesedini salonun ortasındaki sandığa atarlar ve soğuk büfeyi sandığın üzerine koyarlar.

Brandon ve Phillip, öldürme sanatını hakkıyla yerine getirmek (!) ve entelektüel üstünlüklerinin tadını çıkarmak için aynı gün evde bir parti verirler. Partiye David dahil beş kişiyi davet ederler. Davet edilenlerin hepsinin David ile bir bağı vardır. Brandon gece boyunca yaptığı süpriz oyunlarla Phillip’i çileden çıkarır.

Brandon’un oyunları ve Phillip’in tedirginliği David’in partiye gelmemesiyle birleşince Rupert kuşkulanmaya başlar. Film, cesedin bulunması ve siren seslerinin gelmesiyle biter.

Bu filmin özelliklerinden biri film zamanı ile gerçek zamanın aynı akması. Hitchcock gerçek zamanı en iyi şekilde yakalamak için ~10 dakikalık long take’lerle çalışmıştır. Filmi izlerken – filmin en başındaki balkondan salona geçişi sağlamak için yapılan kesimi saymazsak – kesimsiz bir film izliyormuşuz ilizyonu oluşur. Hitchcock, bu ilizyonu sağlamak için makara değişikliklerini karakterlerin sırtında gerçekleştirmiş.

Brandon ve Phillip

Brandon ve Phillip, tiyatro oyununda eşcinsel karakterlerdi. Filmde ise bu yönde net bir bilgi olmamasıyla beraber Brandon’un Janet Walker’in (David’in sevgilisi) eski sevgililerinden biri olduğu bilgisi verilir.

Brandon, baskın bir karaktere sahip ve cinayetin liderliğini üstlenmektedir. Phillip ise edilgin bir karaktere sahip ve Brandon’un baskısı altındadır. Phillip, beraber işledikleri cinayetten sonra gittikçe Brandon’un üstünde kurduğu baskıdan kurtulur. Phillip aktifleştikce irrasyonel davranışlarda bulunmaya ve cümleler kurmaya başlar.

Katil ikiliden sadece Phillip arınma (katharsis) geçirir. Phillip’in arınmasının sebebi pişmanlık değil yakalanma korkusudur.

Rupert Cadell

Katharsis geçiren karakterlerden biri de Rupert Cadell’dir. Rupert, üstinsanın ahlâkın üstünde olduğu öğretisinin savunucusudur. Ayrıca öldürmenin sanat olduğu ve bu sanatı seçilmiş insanların icra edebileceğine dair fikirleri savunur.

Üstinsanların (olağanüstü insanların) altinsanlar (olağan insanları) üzerinde hakları olduğu düşüncesini bir diğer fiktif karakter olan Raskolnikov’tan tanıyoruz. Raskolnikov’a göre de üstinsanlar altinsanları yüksek amaçlar için kullanabilirler.

Raskolnikov’la Rupert arasındaki fark ise Rupert’in yalnızca teori yapıyor olmasıdır. Raskolnikov, önce sırf teori yapmış, ama -parasal sıkıntılardan dolayı- bir zaman sonra teoriyi pratiğe geçirmiştir. Raskolnikov’la Brandon’un arasındaki fark pratiğe geçme nedenleridir. Raskolnikov, pratiğe maddi zorluklardan dolayı geçiş yapar, ama Brandon’un geçiş nedeni cinayet işlemiş olmaktır.

”Nobody commits a murder just for the experiment of committing it. Nobody except us.”

Brandon Shaw, Rope

Rupert aykırı fikirleri üzerine öğrencileriyle saatlerce tartışmakta hiçbir mazur görmez. Fakat düşünce, her beyinde aynı işlevde değildir.

Rupert, eski öğrencilerinin fikirlerinden etkilenip pratiğe geçirmeye çalıştıklarını anlayınca arınır.

“Tonight you’ve made me ashamed of every concept I’ve ever had, of superior or inferior beings, but I thank you for that shame, because now I know that we’re each of us a separate human being, Brandon, with the right to live and work and think as individuals, but with an obligation to the society that we live in. […]“

Rupert Cadell, Rope

Film, düşüncelerin teorisi ve pratiği arasındaki boş alanı bir kez daha gözler önüne serer. Düşüncelerin pratiğe geçişi mümkün değilse teori beyin jimnastiğinden başka bir işe yaramaz. Rupert, Raskolnikov ve Brandon gibi ayrım yapan düşüncelere sahip olanlar ‘seçilmişliğin’ ölçütünü koymakta sıkıntı çekebilir.

Teori, ‘seçilmiş insan’ için açıklama ve kriterler getirmesi lazımdır. Yani kerameti kendinden menkul demek yetmez.

” […] By what right do you dare say that there’s a superior few to which you belong? By what right did you dare decide that that boy in there [he’s referencing the dead body of “David,” lying in a trunk in the middle of the room] was inferior and therefore could be killed?

Did you think you were God Brandon? Is that what you thought when you choked the life out of him? Is that what you thought when you served food from his grave! I don’t know what you thought or what you are, but I know what you’ve done—YOU’VE MURDERED! You’ve strangled the life of a fellow human being who could live and love as you never could… and never will again!”

Rupert Cadell, Rope