Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (1941)

Ui… kapitalist dünyaya Hitler’in yükselişini, tanıdıkları bir çevreye uyarlama denemesi.

Bertolt Brecht

Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (Almanca: Der aufhaltsame Aufstieg des Arturo Ui) tiyatro oyununun galası 10 Kasım 1958 senesinde Stuttgart’da yapıldı, yani yazarı Bertolt Brecht’in ölümünden iki sene sonra. Brecht epik tiyatro örneği olan bu oyununu, üç hafta içersinde  (Mart 1941) kaleme aldı. Finlandiya sürgünü sırasında yazdığı, 17 sahneden oluşan Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı oyununun metin olarak yayınlanması da Brecht’in ölümünden sonra gerçekleşti.

Oyunda ekonomik bunalım sırasında krizden etkilenen şirketlerin ve rüşvetçi politikacıların çarpık ilişkilerinden doğan problemleri kullanarak Arturo Ui adlı bir küçük çete liderinin zamanla önce bir şehri (Chicago) ve sonra başka bir şehri (Cicero) daha sömürüsü altına altdığını anlatıyor.

Geçen pazar günü oyunu okurken aklımdan şöyle geçti: Dünyada ne çok Arturo Ui ve adamlarından var. Oyun yer yer – özellikle mahkeme sahnesinde – iyice absürt bir hal alsa da olmayacak iş değil. İkna olmak için, 1929 ile 1934 yılları arasında Avrupa’nın ortaasında olanlara bir göz atmak yeterli.

nazi_monochrome_historical_adolf_hitler_parade_greyscale_desktop_3644x2744_wallpaper-355839

1929 – 1932 yılları arasında dünya ekonomik bunalımı sırasında prusyalı toprak sahipleri devlet tahvilleri almaya uğraşırlar. Toprak sahipleri sıkıntıları ile ilgilenmesi için, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’a mülk hediye ederler.

1932 yılının son baharında Adolf Hitler ve partisi iflasın eşiğinde ve güç elde etmek için, Hindenburg’la görüşmek ister.

1933 yılının başında Hitler Brandenburg’tan şansölyelik iste ama Hindenburg isteği ret eder. Hindenburg’un doğu yardımı politikaları ve kendisine hediye edilen mülktan dolayı çıkan skandal sebebiyle şansölyeliği Hitler’e vermiş olabilceği düşünülüyor. 30 Ocak 1933’de Hitler iktidara geliyor ve araştırmalar son buluyor.

1933’ün ikinci ayında Reichtag Yangını gerçekleşiyor. Hitler düşmanlarını Reichstag’ı yakmakla suçluyor. Uzun bir yargılamanın sonunda, yangın gecesi Reichstag’ta tutuklanan sol görüşlü, hollandalı işçi Marinus van der Lubbe ölüm cezasına çarptırılıyor. 10 Ocak 1934’de giyotin ile idam ediliyor. Aralık 2007’de Lubbe’nin cezası kaldırılıyor.

1934’de Ernst Röhm arkadaşı Hitler’i bekliyor, Hindenburg ve Göring’e karşı bir hareket başlatmak için ama Hitler tarafından öldürtülüyor. Aynı sene Avusturya şansölyesini Avusturya basınındaki nazi aleyhtarı sesleri susturtmasını istiyor. Şansöyle Engelbert Dollfuß suikaste kurban gidiyor.

1938’de Hitler Avusturya’yı ilhak ediyor ve seçimlerde oyların yüzde 98’ini alıyor.

bitirelim
kendi en yükseğinden itilince herkes incinir
yağmacıların ortasızlığı
güneş yanığı bir suratın ortasızlığı
çekirdeksiz mandalinaların ve çekirdeksiz kadınların ortasızlığı
biri bana söylesin
geldiysem ordaysam gerçekten
bitirelim şu işi
herkese benden

Osman Konuk, Herkese Benden

Perde Kuramıyla İlgili Notlar

Kahraman bütün gereksimleri ve engelleyici zaafları ile dış hedefine ulaşmak için yola koyulur. Hikaye İle İlgili Notlar III‘de Christopher Vogler’e göre kahramanın yolculuğu boyunca geçirdiği evreleri yazdım.. Fakat kahramanın yolculuğunu perdelere de (act) bölebiliriz.

Kahramanın hedeflerinden en önemlisine giden yolu seyirci üç perde halinde izler. Bu üç perde modeli Aristoteles’e dayanır. Yani sinemanın özel dramatujisi değil batıda hikaye anlatmanın klasik dramaturjisidir. Bu üç perde modelinin dışında Horaz’a dayanan beş perde modeli ve tek perde anlatımlar var, ama sinema da klasik olanı üç perde modelidir ve bundan dolayı diğerlerine değinmeyeceğim..

Aristoteles’e göre bir oyun üç bölümden oluşması lazım giriş (exposition), gelişme/çatışma ve sonuç. Sonuç ya çözümdür (komedide) yada facia (trajedide).

Syd Field 1984 yılında “The Screenwriter’s Workbook” kitapında bu üç perde modelini beyaz perdeye uyarlıyor.

I. Perde (30 dk.):

Giriş perdesidir. Kahramanın içinde bulunduğu çevre ve arasında olduğu kişiler gösterilir. Bu perde de kahraman için herşey olması gerektiği gibidir.

1. Dönüm Noktası ile ikinci perdeye geçilir. Bu dönüm noktasında ikinci perde de ne olabileceği hakkında seyircinin bir fikri olur. Kahraman ise hayatının dönüm noktasını yaşar.

II. Perde (60 dk.):

Kahramanın hedeflerine ulaşması perdesidir.İkinci perde kahramanın iç veya dış bir çatışma ile başlar (1. Çatışma). Çatışmadan sonra bir sakinleşme olur ve seyircinin bundan sonre ne olacağı hakkında fikri olmaz. Bu bilinmez ve sakin dönemden (midpoint) sonra kahramanımız bir ikinci çatışma içersine girer (2. Catışma).

2. Dönüm Noktası ile üçüncü perdeye geçilir. Bu dönüm noktasında hedef ulaşılmıştır ve yeni açılar görünür.

III. Perde (30 dk.):

Kahramanımızın karşına son ve en çetin zorlukların çıktığı (climax) perdedir. Bu perdede hikaye sonuçlanır.

Bu üç perde modelini beyaz perde deki halinin bir başka anlatımını/analizini Christopher Vogler “The Writer’s Journey: Mythic Structure For Writers” adlı eserinde yapıyor. Vogler ikinci perdeyi ikiye böler ve böylelikle üç dönüm noktası ortaya çıkarır. Ayrıca her dönüm noktası önceki perdenin climax’ıdır.

Arıza (1956)

Friedrich Dürrenmatt Arıza (Die Panne) hikayesini değişik biçimlerde birkaç defa anlatmıştır. Hikayeyi ilk defa 1955 yılında öykü olarak kaleme alıyor – 1956’da yayınlanıyor. Öykü basılmadan radyo tiyatrosu 17. Ocak 1956’da NDR’de yayınlanıyor. Sonra aynı hikayeyi 1979 yılında tiyatroya komedi olarak uyarlıyor.

Üç anlatımın arasında farklılıklar var. Bu farklılıklar biçimlerin imkanları ve zorlukları ile açıklanabilir. Arıza öyküsü iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüme şu soruyla başlıyor: Edebiyatçılar için hikayeler, hala mümkün olan hikayeler var mı? (Gibt es noch mögliche Geschichten, Geschichten für Schriftsteller?) Yazar bu soruya talihsizlik, arızalar her zaman olacaktır ve bunlardan anlatım imkanları çıkacaktır diye yanıt veriyor. İkinci bölümde Alfredo Trap’in bir talihsizlik, yani bir araba arızasından dolayı başına gelenleri anlatıyor.

Hikaye kısaca şöyle:
Tekstilci Alfredo Trap eve giderken arabası arıza yapıyor. Evine bir saat mesafede olan bir köyde mahsur kalıyor ve köyde yolda kalanlara evini açan, emekli bir hakimin evinde geceyi geçirmeye karar veriyor. Trap akşam yemeğini emekli hakim ve arkadaşlarıyla (emekli savcı Zorn, emekli avukat Kummer ve eski cellat Pilet) beraber yiyor. Sofrada herkesin eski mesleklerini oynadıkları bir oyun oynamaya başlıyorlar ve Trap’a da kendisini sanık rolunde oynamak kalıyor. Trap roller dağıtıldıktan sonra kendisine hangi suç isnat edildiğini soruyor. Eski savcı önemsiz bir nokta, bir suç her zaman bulunur diye cevap veriyor. Böylelikle mahkeme başlıyor.

Arıza hikayesi 1956 yılında iki farklı biçimde yayınlanıyor. Karakterlerin bazı tiratları, iki yayında aynı şekilde geçiyor. Hikayenin başlangıcı ve gelişmesi de aynı, fakat hikayelerin sonu farklı. Yıllar sonra yayınlanan tiyatro ilk iki türe göre hayli farklılıklar gösteriyor.

Tiyatro oyunu – klasik tiyatro oyunlarından da farklı olarak – kronolojik olarak oyunun son sahnesiyle başlıyor. Sonra hakim seyirciye dönerek bu anormal açılışın sebebini açıklıyor. Açıklamada anormal açılışın, sadece son sahnede görülecek oyuncuların bütün oyun boyunca, bir tane sahne için beklemek zorunda kalmamaları ile söyleniyor. Fakat bunun sebebi seyircinin komedinin sonu öykü gibi mi, yoksa radyo tiyatrosundaki gibi mi olacağına takılmaması için de olabilir. Hemen oyunun başında, hikayenin sonunun yine farklı bir şekilde yazıldığını öğreniyoruz.

Friedrich Dürrenmatt Arıza hikayesini tiyatro oyununa çevirirken, yeni karakterler ve yan hikaye kolu ekliyor. Bunu hikayeyi tiyatro formuna uydurmak için gerekli olduğunu düşünüyor. Doğru olabilir, fakat yeni karakteri ve beraber getirdiği yan kolu hikayenin tadını kaçırıyor.

Arıza hikayesi birkaç mekanda geçiyor ve karakterler arasında uzun konuşmalar mümkün. Radyo tiyatrosunu ve öyküsünü okuduktan sonra, Dürrenmatt müthiş bir komedi metni yazmıştır diye heyecanla okudum. Fakat öyküdeki ana hikaye ve bazı tiratlar birebir olsa dahi sevemedim. Oyundaki sıkıntı yeni yan hikayenin ana hikayeye olan odağı bozması. Üç anlatıdan en çok beğendiğim radyo tiyatrosu oldu, çünkü sonunda Alfredo Trap ve Pilet’in beraberce Trap’in odasına gitmek için merdivenleri çıktıkları sahnedeki heyecan diğer iki anlatıda yok. Belki de en çok radyo tiyatrosunun sonunu beğendiğimden diğer iki anlatım biçiminden daha çok seviyor. Güzel son kötü bir hikayeyi vezir eder mi bilmiyorum, fakat kötü bir son iyi bir hikayeyi rezil eder.

Bir hikayenin güzel olması, hikayeden güzel bir eser çıkmasını gerektirmez ve aynı hikaye güzel anlatılabilinir veya kötü anlatılabilinir.