İmam Gazali ve Hakikat Arayışı

Gençliğimin ilk yıllarından yani bulûğa erdiğimden şu ana kadar ki; -şimdi elli yaşındayım- aralıksız olarak bu derin denizin [gerçeği/hakikati arama denizi] dalgaları ile boğuşuyorum. Hiç ara vermeksizin çekingen bir korkak gibi değil, tersine cesur bir şekillde bu denizin karanlık diplerine dalıp çıkıyorum. Her karanlık dökülüyor, her problem üzerine çullanıyor, her tehlikeli engeli göğüslüyor, her grubun inancını inceden inceye araştırıyor ve her fırkanın, mezhebin esrârını keşfetmeye çalışıyorum. Bu yolda Hakk’a bağlı olanla batıl yanlısı arasında, sünnete bağlı olanla bid’at yanlısı arasında, hiç fark gözetmemişimdir.

İmam Gazali

İmam Gazali derin denizde boğuşurken hakikatin aşağıdaki dört grupta olması gerektiğini düşünür ve sonra hepsini teker teker incelemeye başlar.

  1. Kelamcılar
  2. Felsefeciler
  3. Batıniler
  4. Sufiler

Kelam İlmi
Kelam ilmi bidatçılara karşı koyma ihtiyacından doğmuştur. Kelam ilminin gayesi, ehli sünnet inancını bidatçıların vesvese ve kuruntularına karşı koymaktır. Kelamcılar serbest görüş ve delil ehli olduklarını ileri sürerler. Bu metot muarızlarının sözleri arasındaki çelişkiyi ortaya koymaya yarar. Kelam ilmi, aklın zaruri prensiplerini dışında hiçbir prensibi kabul etmeyen kimselerin işine fazla yaramaz.

Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını açıklamaya kalkmayın.

Hadisi Şerif

Felsefe İlmi
Felsefeciler mantığa ve apaçık delillere dayandıklarını ileri sürerler. İnsan aklı gerçeği arar, ona ulaşmak ister. Tıpkı kelebeklerin ışığı, aydınlığı araması gibi. Kelebek ateş ışınlarını görünce bunları gerçek sanar, yani güneş aydınlığı sanarak aldanır ve hemen kendini bu ışınlara doğru atar, onların üzerine çullanır. İşte insan aklı da yanıltıcı mantık kıyasları ile aldanarak tıpkı bu zararlı kelebekler gibi helak olur.

Görmüyor musun ki, uyurken rüyanda bir takım şeylere inanıyor ve bazı haller hayal ediyorsun, üstelik bu hallerin kalıcı ve istikrarlı olduğuna inanıyorsun; o durumda, yani uykudayken bunlardan hiçbir şekilde kuşku duymuyorsun. Oysa bir süre sonra uyanınca rüya halinde hayal ettiğin ve inandığın hiçbir şeyin aslı ve dayanağı olmadığını anlıyorsun.

İmam Gazali

Araştırma, kavrama ve sakat taraflarını bulup ortaya çıkarma dönemlerimden sonra felsefe konusundaki çalışmalarımı sona erdirince amacım açısından bu ilim dalının da yetersiz olduğunu, aklın tek başına her şeyi kavramaya elverişli olmadığını, onun her problemin üzerini örten perdeyi kaldıramayacağını anladım.

İmam Gazali

Talimiye Mezhebi
‘Öğrenmeyi’ esas tuttuklarını, masum bir imamdan bilgi almayı özellik haline getirdiklerini söylerler. Gazali El-Munkizü Mine’d Dalâl’de Talimiye Mezhebinin delilerini ve cevaplar sıralıyor. Ardından olası itirazlara cevap veriyor.

Sözün kısası biz bu talimiyecileri denedik, içlerini dışlarını yokladı. Bunların başardıkları tek şey, yanılmaz öğretmene ihtiyaç olduğunu belirtmek, bu da görüşlerini reddedenlere etkili ve susturucu sözler ile karşı koymaktır.

İmam Gazali

Tasavvuf İlmi
Bu ilmin erbapları müşahede ve mükaşefe ehli olduklarını söylerler.Tasavvuf ilim ve amel olarak ikiye ayrılıyor. Gazali ilk olarak tasavvuf ilimlerini inceledi. Fakat tasavvuf yolu sırf ilmle aşılmaz. Bu yola girecek olan kişi tüm gücü ile Allah’a yönelmesi gerekir.

Olan oldu, ne olduğunu hatırlamıyorum
Olanı hayra yor ve ne olup bittiğini sorma

* * *

Kısa Özgeçmiş
Abū Hāmid Muhammad ibn Muhammad al-Gazâlî hicri 450 (m. 1058) yılında Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Gazali çocukluğunun Tus döneminde Ahmed Razkani’den fıkıh okudu. Sonra Cürcan’da Ebu Nas İsmail’inin derslerine katıldı ve bazı eserlerini istinsah ettikten sonra tekrar Tus’a geri döndü. Tus’ta üç yıl kaldıktan sonra Nişabur’a gidip İmam’ul Harameyn’in talebesi oldu. Burada fıkıh, hilaf, cedel, usul-u fıkh, usûlüddin ve mantık gibi ilim dallarında uzmanlaştı. Bunların yanı sıra hikmet ve felsefe okudu. Hicri 478 yılında İmam’ul Harameyn’in ölümünden sonra Gazâlî Nizamülmülk’le görüşmek için Bağdat’a gitti. İmam Gazali 505 (m. 1111) senesinde doğduğu şehir Tus’ta vefat ediyor.

DipNot:
Geçen yazımın sonundaki “hakikate nasıl ulaşılır” sorusundan sonra Gazali’nin hakikat arayışı ile ilgili bişeyler yazmak istedim. Bu yazı, Prof. Dr. Abdülhalim Mahmud’un hazırlayıp, şerh ettiği El-Munkizü Mine’d Dalâl ve Tasavvufî İncelemeler kitabından çıkardığım notların özetinden ibaret ve Gazali’nin daldığı denizin bir molekülü dahi değil.

Advertisements

Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana Öyküleriyle İlgili Notlar

Yıllar önce, kısa aralıkla Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana öykülerini okumuştum. O zamanlar “Toprak Ana’yı, Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü..” diye başlayan bir cümle not almışım.

* * *

Yüz Yüze öyküsünde İsmail savaştan kaçar ve memleketine geri döner. Savaştan kaçtığını kimsenin öğrenmemesi için bir mağraya saklanır. Eşi ve annesi İsmail’e saklanmasında yardımcı olurlar. İsmail günlerini ve bazı gecelerini kendi başına soğukta yatarak, oturarak geçirir ve mağrasında savaşın bitmesini bekler. Öykü böyle başlıyor ve kitap biterken  İsmailin neden savaştan kaçtığını anlıyoruz ve dağdaki yalnız ‘insanlık dışı’ hayatın onu ne hale getirdiğini görüyoruz.

Toprak Ana’da bir mesaj verme derdi olduğunu düşünüyorum. Arada mesaj derdi olduğunu cümleler geçiyordu, bu beni okurken rahatsız ediyor. Sebebi böyle cümlelerin çoğu zaman hikayenin akışını bozması. Sanatın mesaj verme derdi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bir konu hakkında ders almak istediğim zaman, gider ilmi bir kitap okurum. Sanatın mesajı olmaz, olamaz demiyorum, sadece bunun derdinde olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Toprak Ana’da bu mesaj verme derdi sezmiştim, fakat beni rahatsız edecek derecede değildi. Asıl gelmek istediğim noktaya saptıran izahatları kesip Toprak Ana’nın hikayesine gelelim. Tolganay adında yaşlı bir kadın toprak ile konuşuyor ve onlan beraber yaşadığı bütün acıları anlatıyor. Ailesini ve başlarına gelen onca acıyı, savaşın üzerilerine getirdiği acıları anlatıyor. Burada ailenin erkeklerinin art arda savaşa çağrılmasının aileye verdiği sıkıntılar anlatılıyor.

* * *

Toprak Anayı Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü Yüz Yüze’de savaştan kaçmanın acısı anlatılıyor ve Toprak Ana’da savaşa katılmanın. Katılmak veya katılmamak savaşı değiştirmiyor. Bu tercihlerin (savaştan kaçmak veya savaşa katılmak) ailelere olan etkileri anlatılıyor ve savaş ın savaşmaktan ibaret olmadığı gösteriliyor. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’a başlarken dediği gibi ne çok acı var. O kadar acı var, birbirleriyle ilişkili.

Bu iki öyküde savaş alanını girilmiyor, bombalar patlamıyor, kanlar akmıyor ama savaşın şiddetini geri kalanlar üzerinden anlatıyor. Bu iki öyküdeki acıyı okuyan savaşı amaçlandırmaz. Savaşı amaçlandırmamalı ama savaşanları da kötülememeli. Düşüncelerim beni adil savaş  var mıdır ve bunu kim belirliyor sorularıne götürüyor. Bu sorunun cevabı ise kişinin kalbi ile alakalı.

REİS BEY – Kalblerinizi değiştirin! Size hakikat gibi görünen şeylerin hemen değiştiğini görürsünüz.
İKİNCİ BAR KIZI – Kalb değişir miymiş istenince?..

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek

Kişi inançlarını gerçek kabul eder ve bunu hakikat olarak görür. Fakat hakikate nasıl ulaşılır?

Sinema hakikat mıdır?

Sanat, edebiyat ve sinema, bilim değil kültürdür. Onun için bu saydıklarım üzerine konuşurken bilimsel gerçeklik ifade ediyormuş gibi yapmamak lazım. Kısacası kültür alanındaki bütün (dar) tanımlar ve anlayışlar bilimsel değil görüşseldir. Görüşsel?

Mutlak tanımların yapılabileceği alan kültür alanı değildir. Matematikteki toplama işleminin veya fizikteki hızın mutlak bir tanımı vardır. Bu tanımlar değişik kelimelerle yapılsa bile bütün dünya aritmetikteki işlemlerin ne anlama geldiği konusunda hemfikirdir. Sayıların sırası/değeri üzerine ve “+ ^ =” işaretlerinin işlevi üzerine mutabakat sağlamış kişilerin “2+1=3″ olduğunu kabul etmesi lazımdır. Sinema da ise bu tarz net mutlak tanımlar yapmak ve bu tanımlar üzerinden genel mantiki anlayışa varmak mümkün değildir.

Sinema, insanların icadı ve tamamıyla insana dayanan bir ifade biçimidir. Onun için sinemanın evrensel kuralları yoktur. Sinemanın teknolojisi vardır ve bu teknoloji, sinema sanatı denen olgudan önce oluşmuştur. Sinema teknolojisi bilimseldir, çünkü doğa bilimlerine dayanmaktadır. Peki sinema sanatı neye dayanır?

Sinema, sanat gibi anlayışlara dayanır. Teknolojinin yalnızca Lumière kardeşler gibi gerçeği kayıt altına almak için kullanılması mı sinema? Yoksa teknolojinin Méliès gibi kurmaca sahneler için kullanması mı sinema? Ya da ikisi de değil mi?
Méliès teknolojinin sunduğu fırstaları görmüştür ve anlatımlı/hikayeli sinemanın öncülüğünü yapmıştır. Méliès döneminde kamera sabitti ve bilindiği üzere filmler sessizdi. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte sinemanın imkanları da gelişmektedir. Nesiller değişiyor ve nesillerle beraber anlayışlar.

Sinema ilk dönemlerinde sırf eğlence aracıydı, yani o zamanların sinema anlayışı eğlence üzerine kuruluydu. Nazilerin anlayışına göre sinema bir propaganda aracıdır. Bazı kişilere göre ise sinema sanattır ve Aristo’nun sanat anlayışı sinemaya adapte edilir, yani Aristo’nun sanat anlayışı onların sinema anlayışıdır. Peki bunlardan hangisi doğru?

Bana kalırsa hiçbirinin diğerinden daha doğru olduğu ispat edilemez. İnsanın kurallara dayanmayarak oluşturduğu bir ifade biçimini kimin daha doğru algıladığını kim bilebilir?

Sinemayı tanımlayan çoğunluk aslında kendi sinema anlayışını açıklar. Sinema anlayışlarının çatışdığı vakit, diğerinin yaptığının sinema olmadığı iddia edilir. Bu kişinin tutarlılığını gösterir, yani anlayışına göre böyle çıkış göstermesi gerekir. Böyle davranmasında bir sakınca yoktur, ama kişi kendi anlayışının diğer kişinin anlayışından daha doğru olduğu iddiasına girmesi sıkıntılıdır. Eğer böyle bir iddianın içine girilirse genelin kabul edeceği bir ispat sunması gerekir. Bu mümkün değil?

Anlayışların çeşitliliklerine rağmen konunun fazla dağılmaması ve kolaylıkla ifade edilebilmesi için bazı genel kanılar var. YouTube videolarının sinema olmadığı gerçeğini buna örnek verebiliriz.

Sinemanın daha genel mantiki tanımını yapmadan hakikatinin peşine düşmek bana beyhude bir çabaymış gibi geliyor. Hakikat: Alternatifsiz sabit gerçek. Alternatifsiz, çünkü hakikat tektir. Sabit, çünkü hakikat değişmez. Gerçek, çünkü hakikat vardır (”hakikat yok” ifadesinin bile hakikat iddiasında olduğuna göre).

Basit örnekler üzerinden sinemanın hakikati var mı, sorusunu değinmek istiyorum. ”Sinemanın hakikati” üzerine genel kanılara dayanarak cümleler kurmak mümkündür. Örneğin ‘sinemanın hakikati, anlatmaktır.’ Böyle bir ifadeye karşı çıkan az olur. Fakat ‘sinemanın hakikati, hakikat üzerine düşünmeyi sağlamak ve izleyiciyi hakikate doğru yaklaştırması’ denirse karşı çıkan çok olur. Böyle bir ifade sinemanın hakikati değil kişinin sinema anlayışıdır. Kişinin anlayışına göre sinema izleyiciyi hakikate yaklaştırması gerekebilir ve bunu yapmayan hiçbir şey sinema olamaz.

Sanat, edebiyat ve sinema konusunda söylenenleri kabul ederken titiz olmak gerekiyor. Örneğin bir kişi Aristoteles’in, “sanat, gerçeğin taklididir” tanımına kabul edebilir. Sıkıntı yok. Sıkıntı, bunun yanı sıra Necip Fazıl’ın sanat tanımını da kabul etmeye kalkıştığında oluşuyor. Çelişkiye düşmemek gerekir.

Aristo’nun ve Üstad’ın tanımı “mutlak gerçek değil”, yani sırf onların sanat anlayışı. Sanat doğa bilmi değil ki, mutlak doğrusu olsun!

George Melies - https://i2.wp.com/upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/63/George_Melies.jpg
Ve diyebiliriz ki sanat anlayışındaki farklılıklar tamamıyle yoruma dayalıdır.