Amerika sen busun!?

James Ellroy’un Amerikan Yeraltı (Underworld USA) üçlemesi Kasım 1958 senesinde başlıyor. Ellroy (Alman baskısında) 2394 sayfada hayali ve gerçek hikayelerle amerikanın yakın tarihini işliyor. Üçlemenin ilk romanı American Tabloid John F. Kennedy’nin öldürüldüğü gün bitiyor, yani Kasım 1958 ile Kasım 1963 yılları arasında yaşananları anlatıyor. Ellroy bu romanıyla yapmak istediğini şöyle açıklıyor:

Amacım Kennedy-Efsanesini yok etmekti. Bu efsane,  [amerikanın başkanın] ölümünden önce saf masumiyet olduğunu, Kennedy’nin ölümünün bizi yeni bir altın çağına girmemizi engellediğini söyler. Bu saçmalık.

609px-jamesellroy
James Ellroy

Romanın ana karaktlerleri Pete Bondurant (eski polis), Kemper Boyd (FBI Ajanı) ve Ward Little (FBI Ajanı). Bu karakterler eşliğinde amerikan mafyası, CIA ve FBI arasındaki ilişkileri anlatıyor. Romanda tarihi gerçekleri ve kişileri yer alsa dahi tamamiyle kurgu.

Ellroy amerikanın masumiyeti hakkındaki görüşlerini, 1995 yılında yayınlanan romanının önsözünde şöyle anlatmaya başlıyor:

Amerika hiçbir zaman masum değildi. Masumiyetimizi [amerika kıtasına] geçişimizde kaybettik, arkasından ağlamadık. İlk günah belirli bir olay veya şartlara bağlanamaz. Gelişinde sahip olmadığını kaybedemezsin. Bizim, aslında var olmayan, daha iyi bir geçmişe olan özlemimiz kitle iletişim araçlarının bir ürünü.

Amerika hayaller ülkesi. JFK öldürülmeden önce üç tane amerikan başkanı görevi başında iken suikaste kurban gitti. Amerika tarihi, baştan beri kanlarla dolu. Domuzlar Körfezi Çıkarmasından önce de muhtelif ülkere askeri operasyonlarda bulundu. Birinci dünya savaşının çıktığı sene girdikleri Haiti’yi 19 sene işgal ettiler.

Üçlemenin ikinci kitabı The Cold Six Thousand 2001 senesinde yayınlandı. Roman Kennedy suikastinden hemen sonra başlıyor, yine beş senelik bir zaman dilimini ele alıyor. Martin Luther King’in öldürülüşünü içeriyor ve Robert F. Kennedy’nin öldürülmesinden sonra bitiyor. Anlatılan dönemde American Tabloid’deki iki ana kahramanın yanına yeni karakterler ekleniyor ve amerikadaki aksiyonerlerle beraber kanlı hikaye devam ediyor.

Irkçılık amerikanın kuruluşundan beri mevcut. Abraham Lincoln köleliği kaldırdı ama ırkçılık bitmedi. Amerika siyahi vatandaşlarını ikinci dünya savaşına yollamakta sorun görmüyordu ama ırkçı ayrımcılığı 1964 senesinde çıkan Medeni Haklar Yasası ile kaldırdı. Bu yasa ırkçılığı ortadan kaldırmadı. Amerika 2008 senesinde siyahi başkan seçti ama amerikan toplumunda ırkçılık hala var. Bu sene içersinde, beyaz amerikan polisinin öldürdüğü siyahi amerikanlara bakmak yeterli. Irkçı ve seksist söylemlerle, seçim kampanyası yürüten Trump başkan seçiliyor.

Ellroy The Cold Six Thousand amerikalı siyahilerin yaptığı özgürlük mücadelesinin küçük bir bölümü yer alıyor. Amerika Vietnam savaşına müdahil oluyorlar. Vietnam amerikanların sudan sebeplerle girdikleri ne ilk ülke ne de son ülke.

Üçlemenin son romanı Blood’s a Rover, 2009 senesinde yayınlanıyor. Bu roman kitaplar arasında en karışık olan ve diğerleri kadar net bir zaman akışı yok. Yine de romanın Haziran 1968’den Mayıs 1972’e kadarki amerikan tarihini konu alıyor. Bu sefer roman bir suikast ile değil amerika tarihinin en büyük politik skandallarından biri olan Watergate ile bitiyor.

Richard Nixon, 1974 yılında Watergate skandalından dolayı istifa ettikten sonra amerika ‘günahlarına tövbe’ etti mi? Hiçbir zaman masum olmayan ülke farklı başkanlarla yoluna devam ediyor.

Advertisements

Arıza (1956)

Friedrich Dürrenmatt Arıza (Die Panne) hikayesini değişik biçimlerde birkaç defa anlatmıştır. Hikayeyi ilk defa 1955 yılında öykü olarak kaleme alıyor – 1956’da yayınlanıyor. Öykü basılmadan radyo tiyatrosu 17. Ocak 1956’da NDR’de yayınlanıyor. Sonra aynı hikayeyi 1979 yılında tiyatroya komedi olarak uyarlıyor.

Üç anlatımın arasında farklılıklar var. Bu farklılıklar biçimlerin imkanları ve zorlukları ile açıklanabilir. Arıza öyküsü iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüme şu soruyla başlıyor: Edebiyatçılar için hikayeler, hala mümkün olan hikayeler var mı? (Gibt es noch mögliche Geschichten, Geschichten für Schriftsteller?) Yazar bu soruya talihsizlik, arızalar her zaman olacaktır ve bunlardan anlatım imkanları çıkacaktır diye yanıt veriyor. İkinci bölümde Alfredo Trap’in bir talihsizlik, yani bir araba arızasından dolayı başına gelenleri anlatıyor.

Hikaye kısaca şöyle:
Tekstilci Alfredo Trap eve giderken arabası arıza yapıyor. Evine bir saat mesafede olan bir köyde mahsur kalıyor ve köyde yolda kalanlara evini açan, emekli bir hakimin evinde geceyi geçirmeye karar veriyor. Trap akşam yemeğini emekli hakim ve arkadaşlarıyla (emekli savcı Zorn, emekli avukat Kummer ve eski cellat Pilet) beraber yiyor. Sofrada herkesin eski mesleklerini oynadıkları bir oyun oynamaya başlıyorlar ve Trap’a da kendisini sanık rolunde oynamak kalıyor. Trap roller dağıtıldıktan sonra kendisine hangi suç isnat edildiğini soruyor. Eski savcı önemsiz bir nokta, bir suç her zaman bulunur diye cevap veriyor. Böylelikle mahkeme başlıyor.

Arıza hikayesi 1956 yılında iki farklı biçimde yayınlanıyor. Karakterlerin bazı tiratları, iki yayında aynı şekilde geçiyor. Hikayenin başlangıcı ve gelişmesi de aynı, fakat hikayelerin sonu farklı. Yıllar sonra yayınlanan tiyatro ilk iki türe göre hayli farklılıklar gösteriyor.

Tiyatro oyunu – klasik tiyatro oyunlarından da farklı olarak – kronolojik olarak oyunun son sahnesiyle başlıyor. Sonra hakim seyirciye dönerek bu anormal açılışın sebebini açıklıyor. Açıklamada anormal açılışın, sadece son sahnede görülecek oyuncuların bütün oyun boyunca, bir tane sahne için beklemek zorunda kalmamaları ile söyleniyor. Fakat bunun sebebi seyircinin komedinin sonu öykü gibi mi, yoksa radyo tiyatrosundaki gibi mi olacağına takılmaması için de olabilir. Hemen oyunun başında, hikayenin sonunun yine farklı bir şekilde yazıldığını öğreniyoruz.

Friedrich Dürrenmatt Arıza hikayesini tiyatro oyununa çevirirken, yeni karakterler ve yan hikaye kolu ekliyor. Bunu hikayeyi tiyatro formuna uydurmak için gerekli olduğunu düşünüyor. Doğru olabilir, fakat yeni karakteri ve beraber getirdiği yan kolu hikayenin tadını kaçırıyor.

Arıza hikayesi birkaç mekanda geçiyor ve karakterler arasında uzun konuşmalar mümkün. Radyo tiyatrosunu ve öyküsünü okuduktan sonra, Dürrenmatt müthiş bir komedi metni yazmıştır diye heyecanla okudum. Fakat öyküdeki ana hikaye ve bazı tiratlar birebir olsa dahi sevemedim. Oyundaki sıkıntı yeni yan hikayenin ana hikayeye olan odağı bozması. Üç anlatıdan en çok beğendiğim radyo tiyatrosu oldu, çünkü sonunda Alfredo Trap ve Pilet’in beraberce Trap’in odasına gitmek için merdivenleri çıktıkları sahnedeki heyecan diğer iki anlatıda yok. Belki de en çok radyo tiyatrosunun sonunu beğendiğimden diğer iki anlatım biçiminden daha çok seviyor. Güzel son kötü bir hikayeyi vezir eder mi bilmiyorum, fakat kötü bir son iyi bir hikayeyi rezil eder.

Bir hikayenin güzel olması, hikayeden güzel bir eser çıkmasını gerektirmez ve aynı hikaye güzel anlatılabilinir veya kötü anlatılabilinir.

Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana Öyküleriyle İlgili Notlar

Yıllar önce, kısa aralıkla Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana öykülerini okumuştum. O zamanlar “Toprak Ana’yı, Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü..” diye başlayan bir cümle not almışım.

* * *

Yüz Yüze öyküsünde İsmail savaştan kaçar ve memleketine geri döner. Savaştan kaçtığını kimsenin öğrenmemesi için bir mağraya saklanır. Eşi ve annesi İsmail’e saklanmasında yardımcı olurlar. İsmail günlerini ve bazı gecelerini kendi başına soğukta yatarak, oturarak geçirir ve mağrasında savaşın bitmesini bekler. Öykü böyle başlıyor ve kitap biterken  İsmailin neden savaştan kaçtığını anlıyoruz ve dağdaki yalnız ‘insanlık dışı’ hayatın onu ne hale getirdiğini görüyoruz.

Toprak Ana’da bir mesaj verme derdi olduğunu düşünüyorum. Arada mesaj derdi olduğunu cümleler geçiyordu, bu beni okurken rahatsız ediyor. Sebebi böyle cümlelerin çoğu zaman hikayenin akışını bozması. Sanatın mesaj verme derdi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bir konu hakkında ders almak istediğim zaman, gider ilmi bir kitap okurum. Sanatın mesajı olmaz, olamaz demiyorum, sadece bunun derdinde olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Toprak Ana’da bu mesaj verme derdi sezmiştim, fakat beni rahatsız edecek derecede değildi. Asıl gelmek istediğim noktaya saptıran izahatları kesip Toprak Ana’nın hikayesine gelelim. Tolganay adında yaşlı bir kadın toprak ile konuşuyor ve onlan beraber yaşadığı bütün acıları anlatıyor. Ailesini ve başlarına gelen onca acıyı, savaşın üzerilerine getirdiği acıları anlatıyor. Burada ailenin erkeklerinin art arda savaşa çağrılmasının aileye verdiği sıkıntılar anlatılıyor.

* * *

Toprak Anayı Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü Yüz Yüze’de savaştan kaçmanın acısı anlatılıyor ve Toprak Ana’da savaşa katılmanın. Katılmak veya katılmamak savaşı değiştirmiyor. Bu tercihlerin (savaştan kaçmak veya savaşa katılmak) ailelere olan etkileri anlatılıyor ve savaş ın savaşmaktan ibaret olmadığı gösteriliyor. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’a başlarken dediği gibi ne çok acı var. O kadar acı var, birbirleriyle ilişkili.

Bu iki öyküde savaş alanını girilmiyor, bombalar patlamıyor, kanlar akmıyor ama savaşın şiddetini geri kalanlar üzerinden anlatıyor. Bu iki öyküdeki acıyı okuyan savaşı amaçlandırmaz. Savaşı amaçlandırmamalı ama savaşanları da kötülememeli. Düşüncelerim beni adil savaş  var mıdır ve bunu kim belirliyor sorularıne götürüyor. Bu sorunun cevabı ise kişinin kalbi ile alakalı.

REİS BEY – Kalblerinizi değiştirin! Size hakikat gibi görünen şeylerin hemen değiştiğini görürsünüz.
İKİNCİ BAR KIZI – Kalb değişir miymiş istenince?..

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek

Kişi inançlarını gerçek kabul eder ve bunu hakikat olarak görür. Fakat hakikate nasıl ulaşılır?

Yaşlı Kadının Ziyareti (1956)

“Düşüşlerinin son basamağında bile ideallerini bırakmayan “geniş yaratık”ların bizde bu kadar çok olma nedeni budur. İdealleri uğruna kıllarını bile kıpırdatmazlar, azılı birer haydut, hırsız gibi davranırlar; fakat ilk idealerine duydukları saygı hiç kaybolmaz, çok namuslu bir ruha sahiptirler.”

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Yeraltından Notlar

Yaşlı Kadının Ziyareti (Der Besuch der alten Dame) tiyatro oyununun galası 29 Ocak 1956 senesinde Zürih’te yapıldı. Oyun Claire Zachanassian’ın 45 sene sonra tekrar memleketi Güllen’e yaptığı ziyareti konu alıyor. Friedrich Dürrenmatt’ın bu dramı aynı sene kitap olarak basıldı.

Dramın baş karakterleri Claire Zachanassian ve Alfred İll. Bu ikili gençliklerinde büyük bir aşk yaşarlarlar. Claire hamile kalınca Alfred çocuğu üstlenmek istemez ve sevgilisini yalancı şahitler tutarak karalar. Bu durumdan dolayı Claire karnında çocukla Güllen’i terk etmek zorunda kalır. Alfred İll ise kasabadan evlenir ve bakkalcılık yapmaya başlar.

Claire memleketini 17 yaşında terk ettikten sonra genel evlere düşer ve zengin bir iş adamıyla evlenir. Claire kocasının vefatından sonra milyarder olur ve dur durak bilmeden eş değiştirerek bütün dünyayı gezmeye başlar. Bu geziler sırasında devamlı magazin tarafından takip edilir ve kaldığı şehirlere büyük bağışlarda bulunur.

Claire yıllar sonra memleketine de uğramayı karar verir. Milyarder hemşehirlerinin kasabalarına geleceğini duyarlar ve fakirleşmiş kasabalılar hemşehrilerine görkemli bir karşılama hazırlarlar. Kasabalıların ziyaretten beklentisi yüklü miktarda para yardımı almak. Claire’ın kasabaya yaptığı ziyaretin arkasında ise Alfred İll’den intikam almak. Ziyareti şerefine düzenlenen akşam yemeğinde Claire bir milyarlık (500 milyonu kasabaya ve 500 milyonu kasabalılara) bağış yapmayı kabul ediyor. Bu bağışın gerçekleşmesi için tek şartı var: Adalet, yani yıllar önce tarafından iftiraya uğradığı Alfred İll’in öldürülmesi.

Güllen’in tam olarak neresi olduğu bilinmeyen bir Orta Avrupa kasabası. Baş karakterlerin dışındaki karakterlerin bir kısmı işleriyle anılıyor (Belediye Başkanı, Papaz, Öğretmen, Gazeteci..) ve bir kısmı ise numarayla anılıyor (Birinci Vatandaş, İkinci Vatandas, Üçüncü Vatandaş, Birinci Kadın..). Bununla beraber kitapta iki taraf var. Claire Zachanassian ve avanesi ziyaretçiler tarafını oluşturuyor. İkinci taraf ziyaret edilenlerden oluşuyor, yani kasabalılardan.

Oyun üç perdeden oluşuyor. Birinci perdede karakterler ve istekleri tanıtılıyor. Oyun birinci perdenin sonunda bitse her iki taraf da isteklerine ulaşamadan yollarına devam edeceklerdi. İlk perde belediye başkanının (kasabalıların desteğiyle) teklifi ret etmesi ve buna karşılık Claire’ın bekliyorum demesiyle bitiyor. Refah içersinde yaşayan bir toplumda oyun burada bitmesi muhtemel fakat sefalet bütün bir toplumu katil yapabilir. Tarih içersindeki devrimlerin çoğunun (belki tamamının) yoksulluk çeken halklar tarafından gerçekleştirimesi tesadüf değil.

İkinci perde Claire Zachanassian’ın otel odasında beklemesiyle ve kasabalıların ise sunulan teklif karşısında değişen hayatlarını gösteriyor. Kasaba halkı Alfred’i öldürmek için bir adım atmasa da nasıl olursa öldürülür diyerek borçlanmaya başlarlar. Yeni ayakkabılar alırlar, pahalı ürünler almaya başlarlar vesaire. Bu durumu fark eden Alfred İll’i ölüm korkusu almaya başlar. Önce polise gider, sonra belediye başkanına gider ve son olarak  papaza gider. Konuştuğu kişiler Alfred’e sakinleştirmeye çalışırlar ve bu durum Alfred’in hayatı için daha da endişelenmesine yol açar. Kimse Alfred’in hayatta kalmasını veya kaybolmasını istemez. Papaz’ın başta yaptığı sakinleştirici konuşmasının sonunda içindeki vicdan kırıntıları bedeninden taşar ve kasabayı terk etmesini tavsiye eder. Bunun üzerine kasabayı terk etme niyetiyle tren istasyonuna giden Alfred’i bütün kasaba ahalisi takip eder ve treni kaçırmasına sebep olurlar.

Birinci perdede ki teklif dil ile ret edilmeşti ve ikinci perdede teklifin zihnen ret edilmemiş olması gösteriliyor. Kısacası toplumda bir riyakarlık söz konusu. Toplum birinci perdede riyakardı, yani tam manasıyla bir ahlakı dönüşüm yok. Ahali oldukları gibi davranmaya devam ediyor, sadece şartlar değişiyor.

Üçüncü perdede Alfred kendi kaderine razı gelmiştir. Öğretmen kendisni bağlı hissetdiği değerler uğruna Güllen’e gelen gazetecileri olan biten her şeyi anlatmak ister. Alfred araya girmesi ve yaşananların her şeyin sorumluluğunu ve suçunu üstlenir. Bunun üzerine öğretmen gazetecilerle konuşmaktan vazgeçer, kendisinin hümanizme bağlı kalamayacağını beyan eder. Kasaba halkı Alfred’in öldürülmesi oylamaya sunmaya karar verir. Belediye başkanı oylamadan önce bir tüfekle Alfred’in yanına gelir, oylamayı anlatır ve Alfred’in intihar etmesini ister. Alfred başına gelecekleri kabul etse de intihar etmeyi kabul etmez. Oylama yapılır bütün ahali Alfred’in ölmesi yönünde oy kullanır ve oylama sonunda Alfred’i aralarına alıp öldürürler. Ölüm doğal ölüm olarak gösterilir ve Güllen refaha kavuşur.

Oyunda isimsiz anılan kişilerin bir insan grubunun temsili olarak görmek mümkün. Polis kamu görevlilerinin, belediye başkanı politikacıların, papaz din adamlarınının, öğretmen eğitimlilerin ve mesleksiz anılan kasabalıları ise toplumun temsili olarak görmek mümkün.

Dramda mesleği ile anılanlar aktörler. İsimsiz, mesleksiz anılan topluluk ise tiyatro izleyicisi gibi seyirci. Hikayenin ilerlemesi açısından katkıları yok fakat onlarsız da hikaye olmaz. Toplum olanların sebebi fakat karışmıyorlar. Durdukları yerden ahlaki yargılar kesmek ve aktörlerin katılıyorlar veya karşı çıkıyorlar. Yaptıkları seçimlerin sebebi çıkar fakat hareketlerine bir ahlaki doğruluk da katmak istiyorlar. Alfred’in gençliğinde işlediği bir suçtan dolayı onun kişiliğine karşı suç işlemeyi mübah ve dahi adalet olarak görüyorlar. Alfred’i toplumdan kimsenin hemen öldürmemesinin arkasında da çıkar hesabı vardır. Alfred’i öldürülmesini adaletin tecellisi olarak görseler dahi kimse tek başına öldürmeye kalkmıyor, çünkü böyle bir durumdan çıkar elde edemeyecek.

Dürrenmatt yokluğun insanları hangi noktalara götürebileceğini ve insanın ikrar etmeyeceği bazı hareketlerini (Örnek: Başkalarının kötülüklerini/yanlışlarını bir vicdani rahatlama sebebi olarak görmek.) absürt bir hikaye ile anlatıyor. Dramın üzerinden 60 sene geçmiş, buna rağmen bazı şeyler değişmiyor.

Güllen’in belli bir yer olmaması bu yaşananların mekana bağlı olmadığını daha da belirginleştiriyor. Fakat Dürrenmatt toplumlar arasındaki farklılığı tamamıyla ortadan kaldırmıyor. Hikaye eski yunan felsefesi ve hıristiyanlıkla yoğrulmuş bir toplumun başına geliyor.

Bu hikayede daha evrensel noktalar var fakat yazarın bunu kendi gördüğü çoğrafyaya bağlıyor. Başta alıntıladığım Dostoyevski de Yeraltından Notlar’da gördüğü bir samimiyetsizliği kendi yaşadığı topluma mandallıyor.

“kendine iyi bak dileklerine; görüşürüz
niye görüşeceksek
şadırvanlara, antik dünyaya; roma ve üç kıtaya
sözleşmelere ve sosyal sigortalara
yerlere tükürmemeye
-göklere tükürebilirsiniz-
israiloğulları israilkızlarını öldürürken
iyiydik, penyelere inanıyorduk”

Osman Konuk, Penye ve Hakikat

Korkunun Türleri: Vampir

Sinema tarihinin ilk vampir filmi diyebileceğimiz ”Nosferatu” filminin galası 4 Mart 1922 tarihinde, Almanya’da yapıldı. Bu dehşet senfonisi Bram Storker’ın meşhur ”Drakula” romanının ilk film uyarlamasıdır. Fakat uyarlama izinsiz olarak hayata geçirildiği için telif haklarını ihlal ediyordu. Stoker’in dul eşi, filmin gösterime girdiği sene, mahkemeye başvurarak filmin kopyalarının yok edilmesi kararını çıkarttırdı. Bunun üzerine filmin yönetmeni Friedrich Wilhelm Murnau karakterlerin isimlerini değiştirdi ve hikayeyi Almanya’ya taşıdı. Mahkeme kararına bağlı kaldı ve kopyaların yok edilmesine direndi. Yine de filmin bir çok kopyası yok edilmedi, bunun bir sebebi filmin dış ülkelere satılmış olmasıydı.

nosferatu2
Nosferatu (1922)

Vampirler zombiler gibi sinema sayesinde fiktif canlılara dönüşmedi. Vampirlerin, onsekizinci yüzyılın ortalarında bile, edebiyatta yerleri vardı. Alman şair Heinrich August Ossenfelder’in 1748 yılına ait ”Der Vampir” adlı bir şiiri mevcut.

”Du willst mich gar nicht lieben; / Sen beni hiç sevmek istemiyorsun;
Ich will mich an dir rächen, / Ben senden intikamımı almak istiyorum,
Und heute in Tockayer / Ve bugün Tockayer’de
Zu einem Vampir trinken. / Bir vampire içeceğim.”
Der Vampir şiirinden bir bölüm

Edebiyatın ilk önemli vampir anlatısını ise İngiliz yazar John Polidori ”The Vampyr” (1819) hikayesiyle ortaya koydu. Polidori bu eseriyle ‘asil vampir’ prototipini oluşturmuştu.

Tarihin ilk vampir romanı 1897 çıkışlı ”Drakula” kitabı. Bram Stoker bu eseriyle hem dünya literatürüne vampir romanı türünü kazandırdı, hem de aynı zamanda dünyanın en ünlü vampir karakterini oluşturdu. Stoker’in Kont Dracula karakteri, karakterin değişik yorumlarıyla, 272 film ve diziye konu olmuş (IMDb’e göre).

dracula1st
Drakula romanının ingiliz ilk basımının kitap kabı (1897)

Vampirler her ne kadar hayatımıza edebiyat ve sinema sayesinde giren fiktif canlılar olsa da gerçek hayatta bir temeli var. Temel olarak günümüzde, kendisinin vampir olduğunu iddia eden insanları kast etmiyorum. Onlar bu yazının değil psikolojik çalışmaların konusu olmalı.

Vampirin temeli batıl inanışlara dayanıyor. Bazı kaynaklar binlerce yıl öncesinde bile ‘kan emen canlı’ inanışının var olduğunu söylüyor. Sırf nakil ile varlığını sürdüren inanış doğal olarak değişik toplumlarda farklılıklar arz ediyor.

Yazıda andığımız sinemacı ve yazarların hepsi Batı Avrupalı ve doğal olarak beslendikleri kaynak Batı Avrupa’daki inanışlar. Batı Avrupa’nın vampir inanışına klasik vampir imajı diyebiliriz.

Alman kültür bilimcisi Norbert Borrmann klasik vampir inanışını manen şöyle tarif ediyor:

Vampirler, insan kanı emmek için geceleri mezarını terk eden ölüler. Onlar, insanların yanı sıra zorda kalırlarsa hayvanlara saldıran varlıklar. Günlerini ise mezarlarında geçirmek zorundalar.

İttifakla, vampir kelimesinin Slav veya Baltık dillerinden geldiği kabul görse de, kelimenin tam kökeni hakkında fikir birliği yok.. Bir fikir Vampir kelimesinin bulgarca ‘Vapir’ kelimesinden türemiş ve kanatlı varlık manasına geliyor olması.

Max Schreck’in ürkütücü, hayaletvari vampir yorumundan 9 sene sonra, Bela Lugosi aynı karaktere karanlık bir cazibe ekledi. O günlerden bu günlere beyaz perde sayısız vampir tipi gördü. Ve bu tiplerin çoğu edebiyattan beyaz perdeye sıçrardı.

Maceraya kont olarak başlayan vampirler, zaman içersinde rock grubları oluşturdu.. Beyaz perde hıristiyan vampirlerin yanı sıra musevi vampirler gördü.. Dibine kadar egoist vampirlerin arasında hümanist vampirler bile çıkıyor.

Vampirler, aşağı yukarı 250 senedir edebiyata ve  90 senedir filmlere konu oluyor, lakin edebiyatçı ve sinemacıların fikirleri bitmiyor.

Yüzyıllara dayanan birikimin ve ısrarın neticesinde 2009 senesinde Spierig kardeşler vampirliğe çare bile buldu.

Vampirlerde insanlar gibi çeşit çeşittir ve herkesin farklı vampir tanımı vardır. Bu yazıyı Voltaire’in tanımıyla bitirelim.

”Gerçek kan emiciler mezarlarda değil, aramızda. Borsa spekülatörleri […] halkın kanını hergün emmekteler. Bunlar kesinlikle ölmüyor ama yaşarken çürüyor.”
Voltaire

Sinema hakikat mıdır?

Sanat, edebiyat ve sinema, bilim değil kültürdür. Onun için bu saydıklarım üzerine konuşurken bilimsel gerçeklik ifade ediyormuş gibi yapmamak lazım. Kısacası kültür alanındaki bütün (dar) tanımlar ve anlayışlar bilimsel değil görüşseldir. Görüşsel?

Mutlak tanımların yapılabileceği alan kültür alanı değildir. Matematikteki toplama işleminin veya fizikteki hızın mutlak bir tanımı vardır. Bu tanımlar değişik kelimelerle yapılsa bile bütün dünya aritmetikteki işlemlerin ne anlama geldiği konusunda hemfikirdir. Sayıların sırası/değeri üzerine ve “+ ^ =” işaretlerinin işlevi üzerine mutabakat sağlamış kişilerin “2+1=3″ olduğunu kabul etmesi lazımdır. Sinema da ise bu tarz net mutlak tanımlar yapmak ve bu tanımlar üzerinden genel mantiki anlayışa varmak mümkün değildir.

Sinema, insanların icadı ve tamamıyla insana dayanan bir ifade biçimidir. Onun için sinemanın evrensel kuralları yoktur. Sinemanın teknolojisi vardır ve bu teknoloji, sinema sanatı denen olgudan önce oluşmuştur. Sinema teknolojisi bilimseldir, çünkü doğa bilimlerine dayanmaktadır. Peki sinema sanatı neye dayanır?

Sinema, sanat gibi anlayışlara dayanır. Teknolojinin yalnızca Lumière kardeşler gibi gerçeği kayıt altına almak için kullanılması mı sinema? Yoksa teknolojinin Méliès gibi kurmaca sahneler için kullanması mı sinema? Ya da ikisi de değil mi?
Méliès teknolojinin sunduğu fırstaları görmüştür ve anlatımlı/hikayeli sinemanın öncülüğünü yapmıştır. Méliès döneminde kamera sabitti ve bilindiği üzere filmler sessizdi. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte sinemanın imkanları da gelişmektedir. Nesiller değişiyor ve nesillerle beraber anlayışlar.

Sinema ilk dönemlerinde sırf eğlence aracıydı, yani o zamanların sinema anlayışı eğlence üzerine kuruluydu. Nazilerin anlayışına göre sinema bir propaganda aracıdır. Bazı kişilere göre ise sinema sanattır ve Aristo’nun sanat anlayışı sinemaya adapte edilir, yani Aristo’nun sanat anlayışı onların sinema anlayışıdır. Peki bunlardan hangisi doğru?

Bana kalırsa hiçbirinin diğerinden daha doğru olduğu ispat edilemez. İnsanın kurallara dayanmayarak oluşturduğu bir ifade biçimini kimin daha doğru algıladığını kim bilebilir?

Sinemayı tanımlayan çoğunluk aslında kendi sinema anlayışını açıklar. Sinema anlayışlarının çatışdığı vakit, diğerinin yaptığının sinema olmadığı iddia edilir. Bu kişinin tutarlılığını gösterir, yani anlayışına göre böyle çıkış göstermesi gerekir. Böyle davranmasında bir sakınca yoktur, ama kişi kendi anlayışının diğer kişinin anlayışından daha doğru olduğu iddiasına girmesi sıkıntılıdır. Eğer böyle bir iddianın içine girilirse genelin kabul edeceği bir ispat sunması gerekir. Bu mümkün değil?

Anlayışların çeşitliliklerine rağmen konunun fazla dağılmaması ve kolaylıkla ifade edilebilmesi için bazı genel kanılar var. YouTube videolarının sinema olmadığı gerçeğini buna örnek verebiliriz.

Sinemanın daha genel mantiki tanımını yapmadan hakikatinin peşine düşmek bana beyhude bir çabaymış gibi geliyor. Hakikat: Alternatifsiz sabit gerçek. Alternatifsiz, çünkü hakikat tektir. Sabit, çünkü hakikat değişmez. Gerçek, çünkü hakikat vardır (”hakikat yok” ifadesinin bile hakikat iddiasında olduğuna göre).

Basit örnekler üzerinden sinemanın hakikati var mı, sorusunu değinmek istiyorum. ”Sinemanın hakikati” üzerine genel kanılara dayanarak cümleler kurmak mümkündür. Örneğin ‘sinemanın hakikati, anlatmaktır.’ Böyle bir ifadeye karşı çıkan az olur. Fakat ‘sinemanın hakikati, hakikat üzerine düşünmeyi sağlamak ve izleyiciyi hakikate doğru yaklaştırması’ denirse karşı çıkan çok olur. Böyle bir ifade sinemanın hakikati değil kişinin sinema anlayışıdır. Kişinin anlayışına göre sinema izleyiciyi hakikate yaklaştırması gerekebilir ve bunu yapmayan hiçbir şey sinema olamaz.

Sanat, edebiyat ve sinema konusunda söylenenleri kabul ederken titiz olmak gerekiyor. Örneğin bir kişi Aristoteles’in, “sanat, gerçeğin taklididir” tanımına kabul edebilir. Sıkıntı yok. Sıkıntı, bunun yanı sıra Necip Fazıl’ın sanat tanımını da kabul etmeye kalkıştığında oluşuyor. Çelişkiye düşmemek gerekir.

Aristo’nun ve Üstad’ın tanımı “mutlak gerçek değil”, yani sırf onların sanat anlayışı. Sanat doğa bilmi değil ki, mutlak doğrusu olsun!

George Melies - https://i2.wp.com/upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/63/George_Melies.jpg
Ve diyebiliriz ki sanat anlayışındaki farklılıklar tamamıyle yoruma dayalıdır.

Sinema sanat mıdır?

Sanat Aristo’ya göre gerçeğin taklidi. Bu taklit bir araca (medyum) ve bir usule/biçime bağlı. Sanat ne kadar çok taklit ederse o derece az soyutur (abstre). Fakat sanat hiçbir zaman gerçeği tamamıyla kopya edemez. Sinema alanındaki taklit de gerçeği yakalayamaz. Çöküş filminde Hitler karakterini Hitler’in kendisi oynasaydı bile gerçek olmazdı.

Bu sanat anlayışına göre edebiyat da sanat. Nitekim Eski Yunanlılara ve Romalılara göre edebiyat türleri de kendi başına sanat dalı olarak sayılıyordu. Bu anlayışa göre yedi tür sanat vardı: Hikâye, Şiir, Komedi, Trajedi, Müzik, Dans ve Astronomi. Bugün bakılınca astronominin yedi sanattan biri sayılması garip. Bu durum sanat kavramının tarih içersinde nasıl değişdiğinin kanıtı.

Onüçüncü yüyılda hikaye, şiir, komedi ve trajedi edebiyat kavramı altında toparlandı. Fakat edebiyat sanatlığını korumuş oldu ve dans sanat olmaktan çıktı. Onyedinci yüzyıla gelince görsel sanatlar, müzik, edebiyat ve opera (bütün sanatların birşetiricisi olarak) güzel sanatlar olarak tabir edilmeye başlandı. Onsekizinci yüyıldan sonra sanat ve zanaat ayrımı yapılmaya başlandı. İşler karıştı gitti ve bugünlere gelindi.

Bu kısa tarihçe batının sanata bakışını anlatıyor. Batının sanat anlayışı doğunun sanat anlayışıyla tutuşan yanları var veya yok. Bütün bunlar bile sanat anlayışının ne kadar yoruma dayalı bir şey olduğunu gösteriyor.

Aristo’nun sanat anlayışı makul, lakin sanat ile edebiyatın ayrılması gerek. Edebiyat gerçeğin taklidini sözel olarak yapar. Sanat gerçeğin taklidini duyusal olarak yapar. Edebiyat lisana bağlıdır (tercümeye gerek duyar), ama sanat lisansızdır (tercümeye gerek duymaz).

Sanatı algılamak için duyular yeterli olmalı. Algılamak anlamak manasına gelmiyor. Sanatı algılamak için okumasını veya lisan bilmeyi gerektirmemesi gerekir. Böyle bir anlayışa göre sanat ile edebiyatın ortak noktaları gerçeği taklit etmesi ve birbirlerine malzeme olmaları. Aslında sanat ve edebiyat gerçeği taklit ile tarif ediyor da denebilir. Bu anlayışa göre sinema ve tiyatro salt sanat değil. Sinema içinde sanatı barındırır, ama salt sanat değil.

Nasıl bir tiyatro oyununun metni edebiyat olarak kabul ediliyorsa senaryo da edebiyat olarak kabul edilmeli. Bu kabul üzerinden gidildiği zaman sinemanın bir parçası lisana dayanıyor. Lisana dayanan bir eser salt sanat olamaz.

Kısacası sinema ne sanattır ne de edebiyat. Zamanında saygıdeğer insanlar sinema ciddiye alınsın diye sinema sanattır diye dikte etmiş olabilirler. Fakat bana göre sinemanın yedinci sanat falan olduğu yoktur.

Aristo - sinemakafasi.com

Velhasıl sinema sinemadır!