Arıza (1956)

Friedrich Dürrenmatt Arıza (Die Panne) hikayesini değişik biçimlerde birkaç defa anlatmıştır. Hikayeyi ilk defa 1955 yılında öykü olarak kaleme alıyor – 1956’da yayınlanıyor. Öykü basılmadan radyo tiyatrosu 17. Ocak 1956’da NDR’de yayınlanıyor. Sonra aynı hikayeyi 1979 yılında tiyatroya komedi olarak uyarlıyor.

Üç anlatımın arasında farklılıklar var. Bu farklılıklar biçimlerin imkanları ve zorlukları ile açıklanabilir. Arıza öyküsü iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüme şu soruyla başlıyor: Edebiyatçılar için hikayeler, hala mümkün olan hikayeler var mı? (Gibt es noch mögliche Geschichten, Geschichten für Schriftsteller?) Yazar bu soruya talihsizlik, arızalar her zaman olacaktır ve bunlardan anlatım imkanları çıkacaktır diye yanıt veriyor. İkinci bölümde Alfredo Trap’in bir talihsizlik, yani bir araba arızasından dolayı başına gelenleri anlatıyor.

Hikaye kısaca şöyle:
Tekstilci Alfredo Trap eve giderken arabası arıza yapıyor. Evine bir saat mesafede olan bir köyde mahsur kalıyor ve köyde yolda kalanlara evini açan, emekli bir hakimin evinde geceyi geçirmeye karar veriyor. Trap akşam yemeğini emekli hakim ve arkadaşlarıyla (emekli savcı Zorn, emekli avukat Kummer ve eski cellat Pilet) beraber yiyor. Sofrada herkesin eski mesleklerini oynadıkları bir oyun oynamaya başlıyorlar ve Trap’a da kendisini sanık rolunde oynamak kalıyor. Trap roller dağıtıldıktan sonra kendisine hangi suç isnat edildiğini soruyor. Eski savcı önemsiz bir nokta, bir suç her zaman bulunur diye cevap veriyor. Böylelikle mahkeme başlıyor.

Arıza hikayesi 1956 yılında iki farklı biçimde yayınlanıyor. Karakterlerin bazı tiratları, iki yayında aynı şekilde geçiyor. Hikayenin başlangıcı ve gelişmesi de aynı, fakat hikayelerin sonu farklı. Yıllar sonra yayınlanan tiyatro ilk iki türe göre hayli farklılıklar gösteriyor.

Tiyatro oyunu – klasik tiyatro oyunlarından da farklı olarak – kronolojik olarak oyunun son sahnesiyle başlıyor. Sonra hakim seyirciye dönerek bu anormal açılışın sebebini açıklıyor. Açıklamada anormal açılışın, sadece son sahnede görülecek oyuncuların bütün oyun boyunca, bir tane sahne için beklemek zorunda kalmamaları ile söyleniyor. Fakat bunun sebebi seyircinin komedinin sonu öykü gibi mi, yoksa radyo tiyatrosundaki gibi mi olacağına takılmaması için de olabilir. Hemen oyunun başında, hikayenin sonunun yine farklı bir şekilde yazıldığını öğreniyoruz.

Friedrich Dürrenmatt Arıza hikayesini tiyatro oyununa çevirirken, yeni karakterler ve yan hikaye kolu ekliyor. Bunu hikayeyi tiyatro formuna uydurmak için gerekli olduğunu düşünüyor. Doğru olabilir, fakat yeni karakteri ve beraber getirdiği yan kolu hikayenin tadını kaçırıyor.

Arıza hikayesi birkaç mekanda geçiyor ve karakterler arasında uzun konuşmalar mümkün. Radyo tiyatrosunu ve öyküsünü okuduktan sonra, Dürrenmatt müthiş bir komedi metni yazmıştır diye heyecanla okudum. Fakat öyküdeki ana hikaye ve bazı tiratlar birebir olsa dahi sevemedim. Oyundaki sıkıntı yeni yan hikayenin ana hikayeye olan odağı bozması. Üç anlatıdan en çok beğendiğim radyo tiyatrosu oldu, çünkü sonunda Alfredo Trap ve Pilet’in beraberce Trap’in odasına gitmek için merdivenleri çıktıkları sahnedeki heyecan diğer iki anlatıda yok. Belki de en çok radyo tiyatrosunun sonunu beğendiğimden diğer iki anlatım biçiminden daha çok seviyor. Güzel son kötü bir hikayeyi vezir eder mi bilmiyorum, fakat kötü bir son iyi bir hikayeyi rezil eder.

Bir hikayenin güzel olması, hikayeden güzel bir eser çıkmasını gerektirmez ve aynı hikaye güzel anlatılabilinir veya kötü anlatılabilinir.

Hikayelerle İlgili Notlar II

İyi bir anlatı için iyi bir hikaye gerekir. Bir hikayede çoğunlukla bilindik dört karakter vardır. Bu dört karakter sırasıyla kahraman (protagonist), düşman (antagonist), yardımcı/öğretici karakter (mentor) ve maşuk karakteri.

Kahramanın bir ana hedefi (misal dünyayı kurtarmak) ve yan hedefleri olmalı (misal bir kadını kendine aşık etmek). Bu hedeflerine ulaşmasının önündeki en büyük engel düşman karakteri, ama kahramanın kendi özellikleri (misal kadınlarla konuşurken heyecanlanmak) de hedeflerine ulaşmasına engelleyebilir. Kahramanın hedefleri ile özelliklerinin çatışması heyecan doğurur (iç çatışma). Heyecanı artıran bir diğer faktör kahramanın hedeflerine ulaşmasındaki zorluk derecesi (misal yabani ejderhayı evcilleştirmek). Hedef her zaman ulaşılması gerekmez, ama ona ulaşmak için kat edilen yol önemlidir. Genelde hedefe giderken kahramanın özellikleri bir değişime uğrar (katharsis). Kahramanın değişmesi hedefine ulaşmasından daha önemlidir. Onun için kahramanın değişmesi için tam hedefine ulaşacakken uzaklaştırılabilinir (misal kibrinden kurtulması için şampiyonluğu kaybetmesi).

Düşman kahramanın hedefine ulaşmasını önündeki en büyük engel (dış çatışma). Düşmanın gücü ne kadar büyük ise kahramanın hedefine ulaşması o kadar zorlaşır (misal doğaüstü güçler). Yani düşmanın güçlülüğü hikayenin heyecanını artıran bir diğer faktör.

Düşman mutlaka kötü bir karakter olması gerekmez (misal şampiyonluk rakibi) ve doğal olarak kahraman da iyi bir karakter olması gerekmez (misal dünyayı kurtarmaya çalışan huysuz ihtiyar). Önemli olan okuyucunun hangisi ile özdeşleştiği ve okuyucunun özdeşleştiği (onun) kahramanıdır.

Öğretici/yardımcı karakter kahraman kadar büyük yer kaplamasa da önemli ve kuvvetli olması gereken bir karakter. Bu öğretici/yardımcı karakter hikayenin inanırlılığını artırır, ama ana görevi kahramana yardımcı olmak. Kahramana yardımcı olmasının değişik motifleri olabilir (misal ona aşık olması). Öğretici/yardımcı karakterin yardımı yalnızca fiili olması lazım değil (misal şampiyonluğa hazırlayan antreman). Öğretici/yardımcı karakter kahramanın hedefine ulaşması için olumsuz özelliklerini değiştirmesine de yardımcı olabilir (misal kendine güvenmemesi).

Maşuk karakteri kahramanın aşık olduğu karakterdir. Bu karakter kahramanın ana hedefi olabilir (misal maşukla evlenmek) yada olumsuz örneklerinden olabilir (misal maşuka olan aşkından dolayı yanlış kararlar vermek). Bu karakter hikayede büyük veya küçük yer kaplayabilir.

Bu dört görev için dört karakter gerekmez. Düşman bazı zamanlar öğretici/yardımcı maskesini takabilir (misal çatışma sırasında özelliklerinden kurtulması).

Hikaye İle İlgili Notlar I

Bir hikayeyi anlatmanın değişik biçimleri var. Biçimdeki farklılıklar, sadece hikayenin şeklini değiştirebileceği gibi içeriğinin kendisini de değiştirebilir. Gerçek bir hikayenin farklı anlatım şekilleri genelde anlatıcının yapısı ve hikayeye karşı olan bağı ile alakalı. Fakat hikayeyi bilerek yanlış anlatması ya yanılmasından dolayı olur ya da hikayenin gerçeğini gizlemeye çalışmasından.

Akira Kurusowa’nın 1950 yapımı Rashomon filminde bir cinayet dört farklı şekilde anlatılıyor. Bu dört anlatımdan biri öldürülen adama ait. Anlatımlar birbirleri ile çelişiyor, anlatımlarda üç tane değişik zanlı var. Gerçek anlatılan hikayelerden biri olabileceği gibi bütün anlatımlar yanlış da olabilir.

Çelişkili anlatımlar yapanlar bir çıkar elde etmiyorlar gibi gözüküyor. Yine de bilemeyeceğimiz veya anlamayacağım bir çıkar için. Bu çıkar gerçeği örtmek için ise yalandır, bir maskedir. Maskenin altındaki yüzü bilen ve hatırlatacak bilgi kırıntısı kalmazsa o maske dünyanın gerçeği olur. Hikayeler için de bu böyledir. Her hikayenin kendisine göre maske/yanlışı  ve yüzü/gerçeği vardır.

Jesus milyarlarca insana göre çarmıha gerildi. Hz. İsa Milyarlarca insana göre çarmıha gerilmedi. Milyarlarca insanın İsa’yı tanımıyor. Judas çarmıha gerildi. Judas hain. Judas kim?

Aktarımlar hikayelerle daha kolay oluyor. Bu olaylar için geçerli olduğu gibi öğretiler için de geçerli. Yasalarda yazan kanun maddeleri örnek vermeden gerekli uygulamayı bildiriyor. Bu metinleri anlatmak zor ve bundan dolayı uzun eğitim gerektiriyor. Fakat avukatlar maddeleri müvekkilerine bir hikayeyle anlatınca kişi kolayca anlıyor.

Hikayenin öğretmekteki gücünden dolayı bişeye benzemeyen hikayeler ortaya çıkabiliyor. Bu gücü kullanmak isteyen ama hikaye yazmak istemeyen insanlar vardır. Yazarlar bir hikayeden önce öğretmek istedikleri (mesaj) belirlerlerse sonra genelde kötü bir hikaye çıkar. Anlatılan her hikayeden bir mesaj çıkar. Anlatıcı hikayesinin mesajını bilmeyebilir ve mesajına katılmayabilir.

Bir hayatın ansiklopedik bilgileriyle bir insan ne kadar tanınabilir? Kişinin hayatındaki önemli tarihleri ve hayatının geçtiği yerleri bilmek kişiyi anlamakta yardımcı olur. Fakat bu bilgilerden yola çıkarak bir kişi tanınabilir mi? Sanmıyorum. Kişinin mutlu veya zor bir anında düşünceleri, hareketleri ve sözlerini bir hikayeyler öğrendiğimiz vakit daha iyi tanırız.

Hikaye anlatmak güzeldir.

Korku Filmlerinin Yeniden Çekilmesinin Varları ve Yokları

Frankenstein veya Modern Prometheus” 1910 yapımı ilk uyarlamasından 21 sene sonra tekrar beyaz perdeye uyarlanmıştır. İkinci uyarlma yapıldığında sinemaya ses geleli dört yıl olmuştu. James Whale’in yönettiği ikinci sinema uyarlaması gayet serbest bir uyarlama, yani Mary Shelley’in romanından yalnızca bazı motifler ve birkaç kişiyi almış.

Whale’in filminde Frankenstein’ın canavarını Boris Karloff canlandırıyor. İllerki filmlerde Frankenstein’ın canavarı Karloff’un canlandırdığı gibi şekillenmiştir. Oysa romandaki canavar ile filmdeki canvar arasında büyük farklar vardır.

1910′dan bu yana Frankenstein ve canavarı yüzlerce kez sinemaya ve televizyona uyarlanmıştır. Bu uyarlamalar arasında benzerlikler ve farklılıklar var. Bunların sanatsal veya sinematografik sebebleri olabilir. İlk ”Frankenstein” filminde canavarın kimyasal karışımla oluşturulmasının kanımca sinematografik nedenleri vardır. J. Searl Dawley canavarı 2000′lerde kimyasal karışımla oluştursaydı kesinlikle sanatsal nedenleri olurdu.

Sinema hızla gelişmiş ve hala gelişmekte olan bir sektör. Gelişimlerin getirdiği imkanlarla eski kitapların yeniden uyarlanması ve eski filmlerin tekrar çekilmesi gayet doğal. Tabi yeniden uyarlama ve yeniden çekimlerin tek nedenleri sanatsal ve teknolojik değil. Bazı filmlerin yeniden çekilmesinin başlıca ticari amacı da olabilir.

* * *

Korku sineması yeniden çekimlerin bolca yapıldığı bir alan. Özellikle son on yıldır iki tür filmleri bolca yeniden çekmeye başladı.

Bunlardan biri uzak doğu korku filmlerinin amerikan yeniden çekimleri. 2002 yapımı ”The Ring” 48 milyon dolarlık bütçeyle 249 milyon dolar hasılat elde edince amerikan yapımcılarının uzak doğu sinemasına göz atmaları kaçınılmaz oldu. ”The Ring” filminden sonra ”The Grudge”, ”Dark Water”, ”One Missed Call” ve ”Mirrors” gibi başarılı uzak doğu korku filmlerinin amerikan yapımları ortaya çıktı.

Bunlardan ikincisi 70′lerin ve 80′lerin başarılı amerikan korku filmlerinin yeniden çekimleri. Ben bu furyanın başlangıcını ”Michael Bay’s Texas Chainsaw Massacre” olarak görüyorum. 2003 yapımı bu film 9,5 milyon dolarlık bütçesine rağmen 107 milyon dolar hasılat yapmış. Tabi bu güzel tablo amerikan film yapımcılarının gözlerini eski korku başyapıtlarına dikti.

Alexandre Aja bu yukarda saydığım iki türde de bir film yaptı. Fransız yönetmen Alexandre Aja ilk ”Yüksek Tansiyon” adlı korku filmiyle dünyaya ismini duyurdu. Ardından 2006′da ”The Hills Have Eyes” filmini yönetti. ”The Hills Have Eyes” filminin yeniden çekimi ticari kazanç elde etmek için finanse edilmiş olabilir, ama ortaya çıkan film tam bir başyapıt. Aja uzun giriş bölümünde karakterleri tanıtmak için zamanı ayırmış. Uzun giriş/tanıtım bölümü sayesinde karakterler derinlik kazanıyor. Ayrıca seyirci aileye yakınlık hissediyor. Aja sakince karakterlerini tanıttıktan tehlikeler hızla aileye yaklaşmaya başlıyor. Aile ilk felaketle başbaşa kaldıktan sonra diğerleri çorap söküğü gibi geliyor.

Aja ”The Hills Have Eyes” filminden sonra tekrar bir yeniden çekim yapıyor. Bu sefer ”Into the Mirror” adlı Güney Kore filmini ”Mirrors” adı altında yeniden çekiyor. Aja filme başlamadan Fox’un gönderdiği senaryoyu okuduğunda ne hikayeyi beğenmiş ne de karakterleri, ama satır aralarında hoşuna giden noktalar bulmuş. orjinal filmi vasat bulmuş. Hoşuna giden noktalardan biri aynaların cinayet aracı olması fikriymiş. Aja Fox’a orjinal konseptten yola çıkarak kendi filmimi yazabilirmiyim diye sormuş ve böylece ”Mirrors” oluşmaya başlamış. Sonuç olarak ortaya çıkan yine başarılı bir korku filmi.

Aja yeniden çekimleri sevmiş olsa gerek bir sonraki filmi 1978 yapımı ”Piranha” filminin yeniden çekimiydi. Fakat üçte üç olmamış ve ”Piranha” ile bana göre en zayıf işini ortaya koymuş.

* * *

Yeniden çekimlerine karşı değilim. Hatta bazı yeniden çekimlerin (”My Bloody Valentine”) orjinallerinden kat ve kat daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Yeni fikirler katılarak ve değişiklikler yapılarak eski filmlerin yeniden çekilmesinde bir maruz görmüyorum. Bu işte yanlış olan sırf para için namı olan filmleri alelacele özensiz şekilde yeniden çekmek. Ticari beklentiyle finanse edilen filmler ehil eller altında güzel filmlere dönüşebiliyor. Fakat bi o kadar da ticari beklentiyle yapılan filmler fos çıkıyor.

The Hills Have Eyes” yeniden çekimi bana kalırsa bir başyapıt olmasına karşın ikinci bölümü tamamıyla adi bir yapım. Ticari motivasyonla yapılan devam filmlerinden biri ve netice de ortaya çıkan yapım zaman kayıbından başka birşey değil.

Yeniden çekim furyası bazı eleştirmenler tarafından fikirlerinin tükenmesi olarak yorumlanıyor. Bana kalırsa böyle birşey demek mümkün değil, çünkü sinemacılar finanse edilen filmleri çekebiliyorlar (tabi Independent yapımlarını başka bağlamda bakmak gerek). Büyük Hollywood şirketleri de hasılat yapmak için daha önce başarılı olmuş filmlere yöneliyor. Seyirci yalnızca merak için olsa bile sevdiği filmlerin yeni versiyonlarını izliyor. Bütün bunlar sinemacıların fikirlerinin tükendiği manasına gelmiyor.

Doug Bradley’le (”Hellraiser” filminde Pinhead karakterini canlandıran oyuncu) alman sinema dergisi ”Deadline” tarafından yapılan bir röportajda sinemacıların güzel korku filmi fikirlerinin finanse edilmediği için ortaya çıkmadığını söylüyor. Bradley bütün bu yeni çekim işlerinden nefret ettiğini söylüyor ve bu işleri yapan yapımcılara ateş püskürüyor. Ayrıca yapımcıların yeniden çekimler yapmak yerine yeni Tobe Hooper’ları, Sam Raimi’leri, Wes Craven’leri, Clive Barker’leri ve John Carpenter’ları bulmaları gerektiğini savunuyor.

* * *

Ben hem yeniden çekimleri seviyorum hem de Bradley’e hak veriyorum. ”Hellraiser” ve ”A Nightmare On Elm Street” filmlerinin zamanı geçmiş değil. Şimdi olsa tekrar izlerim iki filmi de. Bu iki filmin yeniden çekime ihtiyacı yok, ama yapılanlar orjinaline saygıyla -bire bir kopyası olmayan- güzel yapımlar olursa severek izlerim.

Bradley’in haklı olduğunu konu yapımcılar yalnızca kesin hasılat yapan filmlere yönelmemesi gerektiği konusunda. Tamamıyla yeniden çekimlere sabitleşmiş bir sektör zamanla kısırlaşır. Zaten yeni ve değişik filmlere hiç yer verilmese kült film olmazdı.

2009 yılında yapılan ”Friday the 13th” filminin yeniden çekimi bana kalırsa hiç olmamış (itiraf etmem gerekir ki filmin yalnızca ilk yarım saatini izleyebildim). Böyle yapımlara verilen paralar ”Laid to Rest” gibi yeni fikirlere verilse daha güzel olur. İki film de 2009 yapımı ve ikisi de korku sinemasının slasher alt türünden.

Hasılı yapımcılar hangi filmi finanse edeceklerine karar verirken isme/nama değil de fikre/senaryoya baksalar daha güzel olur. Sinemaya sanatsal olarak bakan herkes zaten güzel senaryoyu çekmek ister, ama ne yazık ki ticari durum bu değil.

DipNot:

Yıllar önce korku sinemasındaki yeniden çekim furyası olduğu zamanlarda yazdığım bir yazı. Öylece bilgisarayımda duracağına güncel olmasa burada yayınlayayım dedim. Kötü mü ettim?

İmam Gazali ve Hakikat Arayışı

Gençliğimin ilk yıllarından yani bulûğa erdiğimden şu ana kadar ki; -şimdi elli yaşındayım- aralıksız olarak bu derin denizin [gerçeği/hakikati arama denizi] dalgaları ile boğuşuyorum. Hiç ara vermeksizin çekingen bir korkak gibi değil, tersine cesur bir şekillde bu denizin karanlık diplerine dalıp çıkıyorum. Her karanlık dökülüyor, her problem üzerine çullanıyor, her tehlikeli engeli göğüslüyor, her grubun inancını inceden inceye araştırıyor ve her fırkanın, mezhebin esrârını keşfetmeye çalışıyorum. Bu yolda Hakk’a bağlı olanla batıl yanlısı arasında, sünnete bağlı olanla bid’at yanlısı arasında, hiç fark gözetmemişimdir.

İmam Gazali

İmam Gazali derin denizde boğuşurken hakikatin aşağıdaki dört grupta olması gerektiğini düşünür ve sonra hepsini teker teker incelemeye başlar.

  1. Kelamcılar
  2. Felsefeciler
  3. Batıniler
  4. Sufiler

Kelam İlmi
Kelam ilmi bidatçılara karşı koyma ihtiyacından doğmuştur. Kelam ilminin gayesi, ehli sünnet inancını bidatçıların vesvese ve kuruntularına karşı koymaktır. Kelamcılar serbest görüş ve delil ehli olduklarını ileri sürerler. Bu metot muarızlarının sözleri arasındaki çelişkiyi ortaya koymaya yarar. Kelam ilmi, aklın zaruri prensiplerini dışında hiçbir prensibi kabul etmeyen kimselerin işine fazla yaramaz.

Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını açıklamaya kalkmayın.

Hadisi Şerif

Felsefe İlmi
Felsefeciler mantığa ve apaçık delillere dayandıklarını ileri sürerler. İnsan aklı gerçeği arar, ona ulaşmak ister. Tıpkı kelebeklerin ışığı, aydınlığı araması gibi. Kelebek ateş ışınlarını görünce bunları gerçek sanar, yani güneş aydınlığı sanarak aldanır ve hemen kendini bu ışınlara doğru atar, onların üzerine çullanır. İşte insan aklı da yanıltıcı mantık kıyasları ile aldanarak tıpkı bu zararlı kelebekler gibi helak olur.

Görmüyor musun ki, uyurken rüyanda bir takım şeylere inanıyor ve bazı haller hayal ediyorsun, üstelik bu hallerin kalıcı ve istikrarlı olduğuna inanıyorsun; o durumda, yani uykudayken bunlardan hiçbir şekilde kuşku duymuyorsun. Oysa bir süre sonra uyanınca rüya halinde hayal ettiğin ve inandığın hiçbir şeyin aslı ve dayanağı olmadığını anlıyorsun.

İmam Gazali

Araştırma, kavrama ve sakat taraflarını bulup ortaya çıkarma dönemlerimden sonra felsefe konusundaki çalışmalarımı sona erdirince amacım açısından bu ilim dalının da yetersiz olduğunu, aklın tek başına her şeyi kavramaya elverişli olmadığını, onun her problemin üzerini örten perdeyi kaldıramayacağını anladım.

İmam Gazali

Talimiye Mezhebi
‘Öğrenmeyi’ esas tuttuklarını, masum bir imamdan bilgi almayı özellik haline getirdiklerini söylerler. Gazali El-Munkizü Mine’d Dalâl’de Talimiye Mezhebinin delilerini ve cevaplar sıralıyor. Ardından olası itirazlara cevap veriyor.

Sözün kısası biz bu talimiyecileri denedik, içlerini dışlarını yokladı. Bunların başardıkları tek şey, yanılmaz öğretmene ihtiyaç olduğunu belirtmek, bu da görüşlerini reddedenlere etkili ve susturucu sözler ile karşı koymaktır.

İmam Gazali

Tasavvuf İlmi
Bu ilmin erbapları müşahede ve mükaşefe ehli olduklarını söylerler.Tasavvuf ilim ve amel olarak ikiye ayrılıyor. Gazali ilk olarak tasavvuf ilimlerini inceledi. Fakat tasavvuf yolu sırf ilmle aşılmaz. Bu yola girecek olan kişi tüm gücü ile Allah’a yönelmesi gerekir.

Olan oldu, ne olduğunu hatırlamıyorum
Olanı hayra yor ve ne olup bittiğini sorma

* * *

Kısa Özgeçmiş
Abū Hāmid Muhammad ibn Muhammad al-Gazâlî hicri 450 (m. 1058) yılında Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Gazali çocukluğunun Tus döneminde Ahmed Razkani’den fıkıh okudu. Sonra Cürcan’da Ebu Nas İsmail’inin derslerine katıldı ve bazı eserlerini istinsah ettikten sonra tekrar Tus’a geri döndü. Tus’ta üç yıl kaldıktan sonra Nişabur’a gidip İmam’ul Harameyn’in talebesi oldu. Burada fıkıh, hilaf, cedel, usul-u fıkh, usûlüddin ve mantık gibi ilim dallarında uzmanlaştı. Bunların yanı sıra hikmet ve felsefe okudu. Hicri 478 yılında İmam’ul Harameyn’in ölümünden sonra Gazâlî Nizamülmülk’le görüşmek için Bağdat’a gitti. İmam Gazali 505 (m. 1111) senesinde doğduğu şehir Tus’ta vefat ediyor.

DipNot:
Geçen yazımın sonundaki “hakikate nasıl ulaşılır” sorusundan sonra Gazali’nin hakikat arayışı ile ilgili bişeyler yazmak istedim. Bu yazı, Prof. Dr. Abdülhalim Mahmud’un hazırlayıp, şerh ettiği El-Munkizü Mine’d Dalâl ve Tasavvufî İncelemeler kitabından çıkardığım notların özetinden ibaret ve Gazali’nin daldığı denizin bir molekülü dahi değil.

Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana Öyküleriyle İlgili Notlar

Yıllar önce, kısa aralıkla Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana öykülerini okumuştum. O zamanlar “Toprak Ana’yı, Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü..” diye başlayan bir cümle not almışım.

* * *

Yüz Yüze öyküsünde İsmail savaştan kaçar ve memleketine geri döner. Savaştan kaçtığını kimsenin öğrenmemesi için bir mağraya saklanır. Eşi ve annesi İsmail’e saklanmasında yardımcı olurlar. İsmail günlerini ve bazı gecelerini kendi başına soğukta yatarak, oturarak geçirir ve mağrasında savaşın bitmesini bekler. Öykü böyle başlıyor ve kitap biterken  İsmailin neden savaştan kaçtığını anlıyoruz ve dağdaki yalnız ‘insanlık dışı’ hayatın onu ne hale getirdiğini görüyoruz.

Toprak Ana’da bir mesaj verme derdi olduğunu düşünüyorum. Arada mesaj derdi olduğunu cümleler geçiyordu, bu beni okurken rahatsız ediyor. Sebebi böyle cümlelerin çoğu zaman hikayenin akışını bozması. Sanatın mesaj verme derdi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bir konu hakkında ders almak istediğim zaman, gider ilmi bir kitap okurum. Sanatın mesajı olmaz, olamaz demiyorum, sadece bunun derdinde olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Toprak Ana’da bu mesaj verme derdi sezmiştim, fakat beni rahatsız edecek derecede değildi. Asıl gelmek istediğim noktaya saptıran izahatları kesip Toprak Ana’nın hikayesine gelelim. Tolganay adında yaşlı bir kadın toprak ile konuşuyor ve onlan beraber yaşadığı bütün acıları anlatıyor. Ailesini ve başlarına gelen onca acıyı, savaşın üzerilerine getirdiği acıları anlatıyor. Burada ailenin erkeklerinin art arda savaşa çağrılmasının aileye verdiği sıkıntılar anlatılıyor.

* * *

Toprak Anayı Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü Yüz Yüze’de savaştan kaçmanın acısı anlatılıyor ve Toprak Ana’da savaşa katılmanın. Katılmak veya katılmamak savaşı değiştirmiyor. Bu tercihlerin (savaştan kaçmak veya savaşa katılmak) ailelere olan etkileri anlatılıyor ve savaş ın savaşmaktan ibaret olmadığı gösteriliyor. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’a başlarken dediği gibi ne çok acı var. O kadar acı var, birbirleriyle ilişkili.

Bu iki öyküde savaş alanını girilmiyor, bombalar patlamıyor, kanlar akmıyor ama savaşın şiddetini geri kalanlar üzerinden anlatıyor. Bu iki öyküdeki acıyı okuyan savaşı amaçlandırmaz. Savaşı amaçlandırmamalı ama savaşanları da kötülememeli. Düşüncelerim beni adil savaş  var mıdır ve bunu kim belirliyor sorularıne götürüyor. Bu sorunun cevabı ise kişinin kalbi ile alakalı.

REİS BEY – Kalblerinizi değiştirin! Size hakikat gibi görünen şeylerin hemen değiştiğini görürsünüz.
İKİNCİ BAR KIZI – Kalb değişir miymiş istenince?..

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek

Kişi inançlarını gerçek kabul eder ve bunu hakikat olarak görür. Fakat hakikate nasıl ulaşılır?

Almanya – Willkommen in Deutschland (2011)

Almanya – Willkommen in Deutschland, 2011 yapımı interkültürel komedi dalında bir film. Almanya’da interkültürel komedi (başka adlar: çok kültürlü komedi, etnik komedi) 2000′lerin başında patlama yapar. İnterkültürel komedi dalındaki çalışmalar yüksek konjonktür yapar ve eğlence sektörü bu tür yapımlara doyar. Bu nedenden dolayı Almanya – Willkommen in Deutschland filmini kimse finanse etmek istemez ve hikâye yedi sene bekler. Bu yedi sene içerisinde senarist kardeşler, Yasemin Şamdereli ve Nesrin Şamdereli, 50 tane senaryo versiyonu çıkarır.

Film, iş gücü olarak Almanya’ya göç eden Türk’lerin karşılaştıkları problemleri mizahi bir dille anlatıyor. Almanya’ya gelen 1.000.001′inci iş gücü Hüseyin Yılmaz ve eşi Fatma Yılmaz yaşlandıklarında Alman vatandaşı olurlar. Bu taze Alman çiftin altı yaşındaki torunları Cenk, okulda öğretmeni tarafından Türk olarak öncelenir ama Türk sınıf arkadaşları Türkçe bilmediğinden dolayı Alman olarak görür. Babası Türk ve annesi Alman olan Cenk’in yaşadıklarından dolayı kafası karışır. Cenk, üç kuşağın birleştiği aile yemeğinde bir hikâye kolunun marş motoru olan soruyu sorar:

“Was sind wir denn jetzt, Türken oder Deutsche?” (Biz şimdi neyiz, Türk ya da Alman?)

Cenk Yılmaz

Cenk’e kuzeni Canan, dedesinin hayatını anlatır. Dedesinin nerede büyüdüğü, nerede aşık olduğu, neden Almanya’ya geldiğini ve ailesini neden yanına aldırdığını anlatır. Bu hikâye koluna paralel olarak bütün ailenin Türkiye’deki memleketlerine gidişi anlatılır.

Filmdeki Türk ailesi entegre olmuş, ama asimile olmamış kendi halinde bir ailedir. Üç kuşağa da yer verilen ailede kuşaklar içersinde değişik tipler oluşturulmuş. Film, hikâyesini iyiler ve kötüler üzerinden anlatr. Filmde düşman (antagonist) diyebileceğimiz tek bir karakter yoktur.

Filmde düşman karakterleri yerine küçük antipatik rollere yer verilmiş. Bu antipatik rollerden bir tanesi ise çok gereksiz olmuş. Antipatik rollerden biri Katharina Thalbach’ın canlandırdığı otobüsteki emekli kadın. Emekli kadın otobüste yabancı düşmanlığı yapıyor ve esas kız Canan tarafından ağzının payını alıyor. Bu sahne hikâyeye bir şey katmıyor tam aksine duraklatıyor. Bu sahne illa bir mesaj sıkıştırma isteğinin veya senaryonun sık değişmesinden dolayı sahne arası bağlantıların kaybolmasının bir sonucu.

Filmin sonunun dopdolu olmasının nedeni yukarıda saydığım noktalar olabilir. Sonu bitmek bilmiyor, vefat eden babanın helvası yeniyor, işsiz oğul köyde kalmaya karar veriyor, Cenk göçün 50. yılı kapsamındaki etkinliklerde konuşma yapıyor, Cenk’in baştaki sorusuna felsefi bir cevap veriliyor ve Cenk okulda memleketini gösteriyor.

Cenk’in sorusuna filmde net bir cevap vermek yerine insanın ne olduğuna dair bir düşünce sunulmuş. Türkiye’de doğmuş Alman pasaportuna sahip Hüseyin nereli? İnsanın yurdunu bir kağıt değiştirebilir mi?

Bana göre insanlar gömüldüğü topraktandır. İnsan ölmek istediği, gömülmek istediği ve gömüldüğü toprağın yerlisidir.

Hasılı anlatım bakımından takıldığım bazı noktalar olmasına rağmen genel olarak filmi beğendim. İnsanı gülümseten ve hüzünlendiren sahneleri içinde barındıran izlemeye değer interkültürel bir komedi film.

* * *

almanya-willkommen-in-deutschland-almanya-2-rcm0x1920u

Yapım Yılı: 2011

Film Süresi: 101 dakika

Yönetmen: Yasemin Şamdereli

Senarist: Nesrin Şamdereli, Yasemin Şamdereli

Müzik: Gerd Baumann

Görüntü Yönetmeni: Ngo The Chau

Kurgu: Andrea Mertens

Yapım: Annie Brunner, Andreas Richter, Ursula Woerner ve Roxy Film

Oyuncular: Vedat Erincin (Yaşlı Hüseyin), Fahri Ogün Yardım (Genç Hüseyin), Lilay Huser (Yaşlı Fatma), Demet Gül (Genç Fatma), Rafael Koussouris (Cenk), Aylin Tezel (Canan), Denis Moschitto (Ali), Petra Schmidt-Schaller (Gabi), Aykut Kayacık (Yaşlı Veli), Aycan Vardar (Genç Veli), Ercan Karacaylı (Yaşlı Muhamed), Kaan Aydogdu (Genç Muhamed), Şiir Eloğlu (Yaşlı Leyla), Aliya Artuc (Genç Leyla), Trystan Pütter (David), Arnd Schimkat (Polis), Antoine Monot, Jr. (Erkek Komşu), Axel Milberg (Alman Memur), Oliver Nägele (Politikacı), Jule Ronstedt (Öğretmen), Tim Seyfi (Manav), Walter Sittler: Mann im Krämerladen, Aglaia Szyszkowitz (Doktor), Katharina Thalbach (Otobüsteki Kadın) ve Saskia Vester (Kadın Komşu)