Michael Kohlhaas (1810)

uzakdiyaryolcusu’na…

“Fiat iustitia et pereat mundus” (türkçe: Adalet gerçekleşsin de varsın dünya yıkılsın.)

Heinrich von Kleist’ın Michael Kohlhaas öyküsünün ilk parçaları Phöbüs dergisinin haziran 1808 sayısında yayınlandı. Tamamı 1810’da kitap halinde basılan öykü 16. Yüzyılda geçiyor, at taciri Michael Kohlhaas’a yapılan haksızlığı ve hak arayışını anlatıyor.

Brandenburg’ta yaşayan, sevilen at taciri Michael Kohlhaas at satma amacıyla Saksonya elektörlüğüne seyahat ediyor. Yolda Sakson soylusu Wenzler von Tronka’nin yanından geçerken pasaportsuz geçiş yapıyor diye iki atına el konulur. Hedefine vardığında yolda pasaport gerekmediğini öğreniyor ve mahkemeye başvuruyor. Fakat von Trunka ailesini isteğiyle başvuru reddediliyor. Kohlhaas mahkeme yoluyla adalet sağlanmadığını görüyor, eşinin ölmünden sonra da adalet için soylulara karşı savaş açıyor.

Adalet tesisi için girdiği savaş Kohlhaas’tan bir haydut ve katil yaratıyor. Haklı durumda olanlar her zaman haklı kalamıyor. Haksızlığa uğrayan bir insanın haksızlık yapması yadırganası. Bu yadırgama geçmiş haksızlıkları silmese de unutturuyor. Hiçbir şey yapmayarak haklı kalınabilir ama mücadele yolunu seçerek haklı kalmak zor. Hakkının iade edilmesi daha zor.

İnsan doğası gereği haksızlığa karşı gelir. Bu duyguyu doğru bir eyleme geçirmek zor. Bu meşakatli eylemin insan doğasındaki tahribatı korkunç. Gerçek bir hikayeye dayanan, Kleist’ın bu öyküsü zulmün insan doğasına yaptığı tahribatı anlatıyor.

Hans Kohlhase (*1500, †1540)
Hans Kohlhase’nin ~300 sene sonra yapılan bakır klişesi.

Michael Kohlhaas karakteri Hans Kohlhase’ye (*1500 civarında Tempelberg, † 1540 Berlin) dayanıyor. Kohlhase tarihte saksonya elektörlüğünün zulmüne uğramış bir iş adamı. Hukuk önünde hakkını alamayan Kohlhaas 1534 ile 1540 Saksonya elektörlüğüne meydan okuyor ve sonunda idam ediliyor.

“Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana
Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Sen kaç köşeli yıldızsın”

Sezai Karakoç, Köşe

Advertisements

Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (1941)

Ui… kapitalist dünyaya Hitler’in yükselişini, tanıdıkları bir çevreye uyarlama denemesi.

Bertolt Brecht

Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (Almanca: Der aufhaltsame Aufstieg des Arturo Ui) tiyatro oyununun galası 10 Kasım 1958 senesinde Stuttgart’da yapıldı, yani yazarı Bertolt Brecht’in ölümünden iki sene sonra. Brecht epik tiyatro örneği olan bu oyununu, üç hafta içersinde  (Mart 1941) kaleme aldı. Finlandiya sürgünü sırasında yazdığı, 17 sahneden oluşan Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı oyununun metin olarak yayınlanması da Brecht’in ölümünden sonra gerçekleşti.

Oyunda ekonomik bunalım sırasında krizden etkilenen şirketlerin ve rüşvetçi politikacıların çarpık ilişkilerinden doğan problemleri kullanarak Arturo Ui adlı bir küçük çete liderinin zamanla önce bir şehri (Chicago) ve sonra başka bir şehri (Cicero) daha sömürüsü altına altdığını anlatıyor.

Geçen pazar günü oyunu okurken aklımdan şöyle geçti: Dünyada ne çok Arturo Ui ve adamlarından var. Oyun yer yer – özellikle mahkeme sahnesinde – iyice absürt bir hal alsa da olmayacak iş değil. İkna olmak için, 1929 ile 1934 yılları arasında Avrupa’nın ortaasında olanlara bir göz atmak yeterli.

nazi_monochrome_historical_adolf_hitler_parade_greyscale_desktop_3644x2744_wallpaper-355839

1929 – 1932 yılları arasında dünya ekonomik bunalımı sırasında prusyalı toprak sahipleri devlet tahvilleri almaya uğraşırlar. Toprak sahipleri sıkıntıları ile ilgilenmesi için, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’a mülk hediye ederler.

1932 yılının son baharında Adolf Hitler ve partisi iflasın eşiğinde ve güç elde etmek için, Hindenburg’la görüşmek ister.

1933 yılının başında Hitler Brandenburg’tan şansölyelik iste ama Hindenburg isteği ret eder. Hindenburg’un doğu yardımı politikaları ve kendisine hediye edilen mülktan dolayı çıkan skandal sebebiyle şansölyeliği Hitler’e vermiş olabilceği düşünülüyor. 30 Ocak 1933’de Hitler iktidara geliyor ve araştırmalar son buluyor.

1933’ün ikinci ayında Reichtag Yangını gerçekleşiyor. Hitler düşmanlarını Reichstag’ı yakmakla suçluyor. Uzun bir yargılamanın sonunda, yangın gecesi Reichstag’ta tutuklanan sol görüşlü, hollandalı işçi Marinus van der Lubbe ölüm cezasına çarptırılıyor. 10 Ocak 1934’de giyotin ile idam ediliyor. Aralık 2007’de Lubbe’nin cezası kaldırılıyor.

1934’de Ernst Röhm arkadaşı Hitler’i bekliyor, Hindenburg ve Göring’e karşı bir hareket başlatmak için ama Hitler tarafından öldürtülüyor. Aynı sene Avusturya şansölyesini Avusturya basınındaki nazi aleyhtarı sesleri susturtmasını istiyor. Şansöyle Engelbert Dollfuß suikaste kurban gidiyor.

1938’de Hitler Avusturya’yı ilhak ediyor ve seçimlerde oyların yüzde 98’ini alıyor.

bitirelim
kendi en yükseğinden itilince herkes incinir
yağmacıların ortasızlığı
güneş yanığı bir suratın ortasızlığı
çekirdeksiz mandalinaların ve çekirdeksiz kadınların ortasızlığı
biri bana söylesin
geldiysem ordaysam gerçekten
bitirelim şu işi
herkese benden

Osman Konuk, Herkese Benden

Fizikçiler (1962)

“Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece bilimsel buluşlardan çok ahlaklı bir yaşama düzeninin gerçekleşmesine bağlıdır.”
Albert Einstein

Fizikçiler (Die Physiker) tiyatro oyununun galası 21 Şubat 1962 senesinde Zürih’te yapıldı. İki bölümden oluşan komedi, özel bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatan üç fizikçiyi ve doktorlarını anlatıyor. Friedrich Dürrenmatt bu dramını 1980 senesinde yeniden düzenliyor ve şimdiki halini alıyor.

81443363_two-brainy-men

Oyun Les Cerisiers hastanesinin bir bölümü olan Villa’da geçiyor. Bu bölümde yalnızca üç hasta var. Johann Wilhelm Möbius, kendisine Einstein diyen Ernst Heinrich Ernesti/Joseph Kilton ve kendisine Newton diyen Herbert Georg Beutler/Alec Jasper Kilton. Bu bölümden sorumlu doktor Fräulein Doktor Mathilde von Zahn.

Oyunun ilk bölümü Komiser’in  (Inspektor Voß) hastanede boğulan hemşire Irene Staub’un ölümünü araştırmasıyla başlıyor. Katilin kim olduğu bilinmesine rağmen Einstein’ın akıl sağlığı yerine olmadığı için tutuklanamıyor. Staub’un öldürülüşünden üç ay önce Newton bakıcısı Dorothea Moser öldürüyor ve akıl sağlığı yerinde olmadığından dolayı tutuklanmıyor. Komedi’nin ilk bölümü hemşire Monika Stettler’in Möbius tarafından öldürülmesi ile bitiyor. Möbius Stettler birbirlerini sevdikleri ve evlenme planları yaptıklarına rağmen, konuştuğunu iddia ettiği Kral Süleyman’ın bu cinayeti emrettiğini öne sürüyor.

İlk bölümde üç aynı meslekten akıl hastasının, farklı zamanlarda bakıcılarını öldürmesi grotesk bir durum. Bu grotesk durum akıl hastalarının ve hastanesinin normal akıl hastaları ve hastanesi olmadığını düşündürüyor. Fakat nelerin anormal olduğunu adlandıramadan, her şeyin ortaya çıkacağı ikinci bölüm başlıyor.

Oyunun ikinci bölümü de Komser’in hastanede boğulan hemşirenin ölümünü araştırmasıyla başlıyor. Fakat bu sefer anormalliğin nedeni orataya çıkıyor ve fizikçilerin bakıcılarını neden öldürdükleri aydınlanıyor.

Möbius çalışmaları sırasında dünyanın sonunu getirebilecek bir formül buluyor ve buluşunun olası sonuçlarından korkuyor. Bundan dolayı Kral Süleyman ile konuşmalar yaptığını öne sürüyor, çalışmalarını değersizleştirmek için.

Kendilerine Newton ve Einstein diyen hastalarda gerçekte birbiriyle rekabet içersinde olan iki sistemin ajanları. Ajanlar Möbius’ün gizli formülüne ulaşabilmek için, kendilerini akıl hastası olarak Les Cerisiers’e yatırıyorlar.

Oyunun soğuk savaş zamanında yazıldığı göz önüne alınırsa rekabet içersindeki iki sistemin neler olduğunu anlamak zor olmaz. Oyunda fizikçiler birer sembol olarak kullanılıyor, bilimin dünya genelindeki krizlerdeki etkisi ve bilim insanlarının sorumluluğu ele alınıyor.

İkinci bölümde fizikçiler kartlarını  açıyorlar. Möbius gizli formülü yaktığını söylüyor. Ajanlar bu gelişme karşısında hastanede kalmalarının bir manası kalmadığını düşünüyorlar ve kaçmaya karar veriyorlar. Möbius insanlığın selameti için hastanede kalmalarının ve sırlarının ifşa olmaması için işledikleri cinayetlerin adi birer cinayet olmaması için (hem ceza olarak) hastanede kalmalarına ikna ediyor. Böyle bir mutlu son olabilecekken akıl hastanesinin sahibi ve baş doktoru Mathilde von Zahnd’ın gizli hedefleri ortaya çıkıyor.

Mathilde von Zahnd devamlı Kral Süleyman ile görüştüğünü ve kendisinden emirler aldığına inaniyor. Oyunda gösterilen karakterlerden tek akıl hastasının baş doktor olması oyundaki bir başka grotesk durum. Mathilde von Zahnd da gizli formülün peşindeymiş, hastaların odalarını dinlemiş ve öldürülen bakıcıları da bilgi alsınlar diye fizikçilerin üzerine salmış. Neticede gizli formüle ulaşıyor ve formülü dünyaya hükmetmek için kullanmak istiyor. Mathilde von Zahnd’ın gerçek yüzünü gören fizikçiler, onu durdurmak isteseler de nafile.

Okuyucuyu son kertede özdeşleştiği fizikçilerle beraber eli kolu bağlı, sanki deli gömleğinin içinde kalakalıyor. Mathilde von Zahnd gibi söz sahibi asıl delilerin altında buyruk.

Bedia Tuncer’in Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatan, akıl hastalarının yazdıkları şiirleri derlediği 1964 yılında İnilti kitabında yayınlanan bir şiir:

“Tanrım bana sabır ver
Tahammülüm yok artık
Gözüme bir perde ger
Tahammülüm yok artık.
Bu deliler âlemi
Büktü benim belimi
Bu bitmeyen elemi
Tanrım doldur çilemi”
34. servisten
G… K…

Amerika sen busun!?

James Ellroy’un Amerikan Yeraltı (Underworld USA) üçlemesi Kasım 1958 senesinde başlıyor. Ellroy (Alman baskısında) 2394 sayfada hayali ve gerçek hikayelerle amerikanın yakın tarihini işliyor. Üçlemenin ilk romanı American Tabloid John F. Kennedy’nin öldürüldüğü gün bitiyor, yani Kasım 1958 ile Kasım 1963 yılları arasında yaşananları anlatıyor. Ellroy bu romanıyla yapmak istediğini şöyle açıklıyor:

Amacım Kennedy-Efsanesini yok etmekti. Bu efsane,  [amerikanın başkanın] ölümünden önce saf masumiyet olduğunu, Kennedy’nin ölümünün bizi yeni bir altın çağına girmemizi engellediğini söyler. Bu saçmalık.

609px-jamesellroy
James Ellroy

Romanın ana karaktlerleri Pete Bondurant (eski polis), Kemper Boyd (FBI Ajanı) ve Ward Little (FBI Ajanı). Bu karakterler eşliğinde amerikan mafyası, CIA ve FBI arasındaki ilişkileri anlatıyor. Romanda tarihi gerçekleri ve kişileri yer alsa dahi tamamiyle kurgu.

Ellroy amerikanın masumiyeti hakkındaki görüşlerini, 1995 yılında yayınlanan romanının önsözünde şöyle anlatmaya başlıyor:

Amerika hiçbir zaman masum değildi. Masumiyetimizi [amerika kıtasına] geçişimizde kaybettik, arkasından ağlamadık. İlk günah belirli bir olay veya şartlara bağlanamaz. Gelişinde sahip olmadığını kaybedemezsin. Bizim, aslında var olmayan, daha iyi bir geçmişe olan özlemimiz kitle iletişim araçlarının bir ürünü.

Amerika hayaller ülkesi. JFK öldürülmeden önce üç tane amerikan başkanı görevi başında iken suikaste kurban gitti. Amerika tarihi, baştan beri kanlarla dolu. Domuzlar Körfezi Çıkarmasından önce de muhtelif ülkere askeri operasyonlarda bulundu. Birinci dünya savaşının çıktığı sene girdikleri Haiti’yi 19 sene işgal ettiler.

Üçlemenin ikinci kitabı The Cold Six Thousand 2001 senesinde yayınlandı. Roman Kennedy suikastinden hemen sonra başlıyor, yine beş senelik bir zaman dilimini ele alıyor. Martin Luther King’in öldürülüşünü içeriyor ve Robert F. Kennedy’nin öldürülmesinden sonra bitiyor. Anlatılan dönemde American Tabloid’deki iki ana kahramanın yanına yeni karakterler ekleniyor ve amerikadaki aksiyonerlerle beraber kanlı hikaye devam ediyor.

Irkçılık amerikanın kuruluşundan beri mevcut. Abraham Lincoln köleliği kaldırdı ama ırkçılık bitmedi. Amerika siyahi vatandaşlarını ikinci dünya savaşına yollamakta sorun görmüyordu ama ırkçı ayrımcılığı 1964 senesinde çıkan Medeni Haklar Yasası ile kaldırdı. Bu yasa ırkçılığı ortadan kaldırmadı. Amerika 2008 senesinde siyahi başkan seçti ama amerikan toplumunda ırkçılık hala var. Bu sene içersinde, beyaz amerikan polisinin öldürdüğü siyahi amerikanlara bakmak yeterli. Irkçı ve seksist söylemlerle, seçim kampanyası yürüten Trump başkan seçiliyor.

Ellroy The Cold Six Thousand amerikalı siyahilerin yaptığı özgürlük mücadelesinin küçük bir bölümü yer alıyor. Amerika Vietnam savaşına müdahil oluyorlar. Vietnam amerikanların sudan sebeplerle girdikleri ne ilk ülke ne de son ülke.

Üçlemenin son romanı Blood’s a Rover, 2009 senesinde yayınlanıyor. Bu roman kitaplar arasında en karışık olan ve diğerleri kadar net bir zaman akışı yok. Yine de romanın Haziran 1968’den Mayıs 1972’e kadarki amerikan tarihini konu alıyor. Bu sefer roman bir suikast ile değil amerika tarihinin en büyük politik skandallarından biri olan Watergate ile bitiyor.

Richard Nixon, 1974 yılında Watergate skandalından dolayı istifa ettikten sonra amerika ‘günahlarına tövbe’ etti mi? Hiçbir zaman masum olmayan ülke farklı başkanlarla yoluna devam ediyor.

Arıza (1956)

Friedrich Dürrenmatt Arıza (Die Panne) hikayesini değişik biçimlerde birkaç defa anlatmıştır. Hikayeyi ilk defa 1955 yılında öykü olarak kaleme alıyor – 1956’da yayınlanıyor. Öykü basılmadan radyo tiyatrosu 17. Ocak 1956’da NDR’de yayınlanıyor. Sonra aynı hikayeyi 1979 yılında tiyatroya komedi olarak uyarlıyor.

Üç anlatımın arasında farklılıklar var. Bu farklılıklar biçimlerin imkanları ve zorlukları ile açıklanabilir. Arıza öyküsü iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüme şu soruyla başlıyor: Edebiyatçılar için hikayeler, hala mümkün olan hikayeler var mı? (Gibt es noch mögliche Geschichten, Geschichten für Schriftsteller?) Yazar bu soruya talihsizlik, arızalar her zaman olacaktır ve bunlardan anlatım imkanları çıkacaktır diye yanıt veriyor. İkinci bölümde Alfredo Trap’in bir talihsizlik, yani bir araba arızasından dolayı başına gelenleri anlatıyor.

Hikaye kısaca şöyle:
Tekstilci Alfredo Trap eve giderken arabası arıza yapıyor. Evine bir saat mesafede olan bir köyde mahsur kalıyor ve köyde yolda kalanlara evini açan, emekli bir hakimin evinde geceyi geçirmeye karar veriyor. Trap akşam yemeğini emekli hakim ve arkadaşlarıyla (emekli savcı Zorn, emekli avukat Kummer ve eski cellat Pilet) beraber yiyor. Sofrada herkesin eski mesleklerini oynadıkları bir oyun oynamaya başlıyorlar ve Trap’a da kendisini sanık rolunde oynamak kalıyor. Trap roller dağıtıldıktan sonra kendisine hangi suç isnat edildiğini soruyor. Eski savcı önemsiz bir nokta, bir suç her zaman bulunur diye cevap veriyor. Böylelikle mahkeme başlıyor.

Arıza hikayesi 1956 yılında iki farklı biçimde yayınlanıyor. Karakterlerin bazı tiratları, iki yayında aynı şekilde geçiyor. Hikayenin başlangıcı ve gelişmesi de aynı, fakat hikayelerin sonu farklı. Yıllar sonra yayınlanan tiyatro ilk iki türe göre hayli farklılıklar gösteriyor.

Tiyatro oyunu – klasik tiyatro oyunlarından da farklı olarak – kronolojik olarak oyunun son sahnesiyle başlıyor. Sonra hakim seyirciye dönerek bu anormal açılışın sebebini açıklıyor. Açıklamada anormal açılışın, sadece son sahnede görülecek oyuncuların bütün oyun boyunca, bir tane sahne için beklemek zorunda kalmamaları ile söyleniyor. Fakat bunun sebebi seyircinin komedinin sonu öykü gibi mi, yoksa radyo tiyatrosundaki gibi mi olacağına takılmaması için de olabilir. Hemen oyunun başında, hikayenin sonunun yine farklı bir şekilde yazıldığını öğreniyoruz.

Friedrich Dürrenmatt Arıza hikayesini tiyatro oyununa çevirirken, yeni karakterler ve yan hikaye kolu ekliyor. Bunu hikayeyi tiyatro formuna uydurmak için gerekli olduğunu düşünüyor. Doğru olabilir, fakat yeni karakteri ve beraber getirdiği yan kolu hikayenin tadını kaçırıyor.

Arıza hikayesi birkaç mekanda geçiyor ve karakterler arasında uzun konuşmalar mümkün. Radyo tiyatrosunu ve öyküsünü okuduktan sonra, Dürrenmatt müthiş bir komedi metni yazmıştır diye heyecanla okudum. Fakat öyküdeki ana hikaye ve bazı tiratlar birebir olsa dahi sevemedim. Oyundaki sıkıntı yeni yan hikayenin ana hikayeye olan odağı bozması. Üç anlatıdan en çok beğendiğim radyo tiyatrosu oldu, çünkü sonunda Alfredo Trap ve Pilet’in beraberce Trap’in odasına gitmek için merdivenleri çıktıkları sahnedeki heyecan diğer iki anlatıda yok. Belki de en çok radyo tiyatrosunun sonunu beğendiğimden diğer iki anlatım biçiminden daha çok seviyor. Güzel son kötü bir hikayeyi vezir eder mi bilmiyorum, fakat kötü bir son iyi bir hikayeyi rezil eder.

Bir hikayenin güzel olması, hikayeden güzel bir eser çıkmasını gerektirmez ve aynı hikaye güzel anlatılabilinir veya kötü anlatılabilinir.

İmam Gazali ve Hakikat Arayışı

Gençliğimin ilk yıllarından yani bulûğa erdiğimden şu ana kadar ki; -şimdi elli yaşındayım- aralıksız olarak bu derin denizin [gerçeği/hakikati arama denizi] dalgaları ile boğuşuyorum. Hiç ara vermeksizin çekingen bir korkak gibi değil, tersine cesur bir şekillde bu denizin karanlık diplerine dalıp çıkıyorum. Her karanlık dökülüyor, her problem üzerine çullanıyor, her tehlikeli engeli göğüslüyor, her grubun inancını inceden inceye araştırıyor ve her fırkanın, mezhebin esrârını keşfetmeye çalışıyorum. Bu yolda Hakk’a bağlı olanla batıl yanlısı arasında, sünnete bağlı olanla bid’at yanlısı arasında, hiç fark gözetmemişimdir.

İmam Gazali

İmam Gazali derin denizde boğuşurken hakikatin aşağıdaki dört grupta olması gerektiğini düşünür ve sonra hepsini teker teker incelemeye başlar.

  1. Kelamcılar
  2. Felsefeciler
  3. Batıniler
  4. Sufiler

Kelam İlmi
Kelam ilmi bidatçılara karşı koyma ihtiyacından doğmuştur. Kelam ilminin gayesi, ehli sünnet inancını bidatçıların vesvese ve kuruntularına karşı koymaktır. Kelamcılar serbest görüş ve delil ehli olduklarını ileri sürerler. Bu metot muarızlarının sözleri arasındaki çelişkiyi ortaya koymaya yarar. Kelam ilmi, aklın zaruri prensiplerini dışında hiçbir prensibi kabul etmeyen kimselerin işine fazla yaramaz.

Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını açıklamaya kalkmayın.

Hadisi Şerif

Felsefe İlmi
Felsefeciler mantığa ve apaçık delillere dayandıklarını ileri sürerler. İnsan aklı gerçeği arar, ona ulaşmak ister. Tıpkı kelebeklerin ışığı, aydınlığı araması gibi. Kelebek ateş ışınlarını görünce bunları gerçek sanar, yani güneş aydınlığı sanarak aldanır ve hemen kendini bu ışınlara doğru atar, onların üzerine çullanır. İşte insan aklı da yanıltıcı mantık kıyasları ile aldanarak tıpkı bu zararlı kelebekler gibi helak olur.

Görmüyor musun ki, uyurken rüyanda bir takım şeylere inanıyor ve bazı haller hayal ediyorsun, üstelik bu hallerin kalıcı ve istikrarlı olduğuna inanıyorsun; o durumda, yani uykudayken bunlardan hiçbir şekilde kuşku duymuyorsun. Oysa bir süre sonra uyanınca rüya halinde hayal ettiğin ve inandığın hiçbir şeyin aslı ve dayanağı olmadığını anlıyorsun.

İmam Gazali

Araştırma, kavrama ve sakat taraflarını bulup ortaya çıkarma dönemlerimden sonra felsefe konusundaki çalışmalarımı sona erdirince amacım açısından bu ilim dalının da yetersiz olduğunu, aklın tek başına her şeyi kavramaya elverişli olmadığını, onun her problemin üzerini örten perdeyi kaldıramayacağını anladım.

İmam Gazali

Talimiye Mezhebi
‘Öğrenmeyi’ esas tuttuklarını, masum bir imamdan bilgi almayı özellik haline getirdiklerini söylerler. Gazali El-Munkizü Mine’d Dalâl’de Talimiye Mezhebinin delilerini ve cevaplar sıralıyor. Ardından olası itirazlara cevap veriyor.

Sözün kısası biz bu talimiyecileri denedik, içlerini dışlarını yokladı. Bunların başardıkları tek şey, yanılmaz öğretmene ihtiyaç olduğunu belirtmek, bu da görüşlerini reddedenlere etkili ve susturucu sözler ile karşı koymaktır.

İmam Gazali

Tasavvuf İlmi
Bu ilmin erbapları müşahede ve mükaşefe ehli olduklarını söylerler.Tasavvuf ilim ve amel olarak ikiye ayrılıyor. Gazali ilk olarak tasavvuf ilimlerini inceledi. Fakat tasavvuf yolu sırf ilmle aşılmaz. Bu yola girecek olan kişi tüm gücü ile Allah’a yönelmesi gerekir.

Olan oldu, ne olduğunu hatırlamıyorum
Olanı hayra yor ve ne olup bittiğini sorma

* * *

Kısa Özgeçmiş
Abū Hāmid Muhammad ibn Muhammad al-Gazâlî hicri 450 (m. 1058) yılında Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Gazali çocukluğunun Tus döneminde Ahmed Razkani’den fıkıh okudu. Sonra Cürcan’da Ebu Nas İsmail’inin derslerine katıldı ve bazı eserlerini istinsah ettikten sonra tekrar Tus’a geri döndü. Tus’ta üç yıl kaldıktan sonra Nişabur’a gidip İmam’ul Harameyn’in talebesi oldu. Burada fıkıh, hilaf, cedel, usul-u fıkh, usûlüddin ve mantık gibi ilim dallarında uzmanlaştı. Bunların yanı sıra hikmet ve felsefe okudu. Hicri 478 yılında İmam’ul Harameyn’in ölümünden sonra Gazâlî Nizamülmülk’le görüşmek için Bağdat’a gitti. İmam Gazali 505 (m. 1111) senesinde doğduğu şehir Tus’ta vefat ediyor.

DipNot:
Geçen yazımın sonundaki “hakikate nasıl ulaşılır” sorusundan sonra Gazali’nin hakikat arayışı ile ilgili bişeyler yazmak istedim. Bu yazı, Prof. Dr. Abdülhalim Mahmud’un hazırlayıp, şerh ettiği El-Munkizü Mine’d Dalâl ve Tasavvufî İncelemeler kitabından çıkardığım notların özetinden ibaret ve Gazali’nin daldığı denizin bir molekülü dahi değil.

Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana Öyküleriyle İlgili Notlar

Yıllar önce, kısa aralıkla Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze ve Toprak Ana öykülerini okumuştum. O zamanlar “Toprak Ana’yı, Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü..” diye başlayan bir cümle not almışım.

* * *

Yüz Yüze öyküsünde İsmail savaştan kaçar ve memleketine geri döner. Savaştan kaçtığını kimsenin öğrenmemesi için bir mağraya saklanır. Eşi ve annesi İsmail’e saklanmasında yardımcı olurlar. İsmail günlerini ve bazı gecelerini kendi başına soğukta yatarak, oturarak geçirir ve mağrasında savaşın bitmesini bekler. Öykü böyle başlıyor ve kitap biterken  İsmailin neden savaştan kaçtığını anlıyoruz ve dağdaki yalnız ‘insanlık dışı’ hayatın onu ne hale getirdiğini görüyoruz.

Toprak Ana’da bir mesaj verme derdi olduğunu düşünüyorum. Arada mesaj derdi olduğunu cümleler geçiyordu, bu beni okurken rahatsız ediyor. Sebebi böyle cümlelerin çoğu zaman hikayenin akışını bozması. Sanatın mesaj verme derdi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bir konu hakkında ders almak istediğim zaman, gider ilmi bir kitap okurum. Sanatın mesajı olmaz, olamaz demiyorum, sadece bunun derdinde olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Toprak Ana’da bu mesaj verme derdi sezmiştim, fakat beni rahatsız edecek derecede değildi. Asıl gelmek istediğim noktaya saptıran izahatları kesip Toprak Ana’nın hikayesine gelelim. Tolganay adında yaşlı bir kadın toprak ile konuşuyor ve onlan beraber yaşadığı bütün acıları anlatıyor. Ailesini ve başlarına gelen onca acıyı, savaşın üzerilerine getirdiği acıları anlatıyor. Burada ailenin erkeklerinin art arda savaşa çağrılmasının aileye verdiği sıkıntılar anlatılıyor.

* * *

Toprak Anayı Yüz Yüze’den sonra okumam iyi oldu, çünkü Yüz Yüze’de savaştan kaçmanın acısı anlatılıyor ve Toprak Ana’da savaşa katılmanın. Katılmak veya katılmamak savaşı değiştirmiyor. Bu tercihlerin (savaştan kaçmak veya savaşa katılmak) ailelere olan etkileri anlatılıyor ve savaş ın savaşmaktan ibaret olmadığı gösteriliyor. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’a başlarken dediği gibi ne çok acı var. O kadar acı var, birbirleriyle ilişkili.

Bu iki öyküde savaş alanını girilmiyor, bombalar patlamıyor, kanlar akmıyor ama savaşın şiddetini geri kalanlar üzerinden anlatıyor. Bu iki öyküdeki acıyı okuyan savaşı amaçlandırmaz. Savaşı amaçlandırmamalı ama savaşanları da kötülememeli. Düşüncelerim beni adil savaş  var mıdır ve bunu kim belirliyor sorularıne götürüyor. Bu sorunun cevabı ise kişinin kalbi ile alakalı.

REİS BEY – Kalblerinizi değiştirin! Size hakikat gibi görünen şeylerin hemen değiştiğini görürsünüz.
İKİNCİ BAR KIZI – Kalb değişir miymiş istenince?..

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek

Kişi inançlarını gerçek kabul eder ve bunu hakikat olarak görür. Fakat hakikate nasıl ulaşılır?