Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (1941)

Ui… kapitalist dünyaya Hitler’in yükselişini, tanıdıkları bir çevreye uyarlama denemesi.

Bertolt Brecht

Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (Almanca: Der aufhaltsame Aufstieg des Arturo Ui) tiyatro oyununun galası 10 Kasım 1958 senesinde Stuttgart’da yapıldı, yani yazarı Bertolt Brecht’in ölümünden iki sene sonra. Brecht epik tiyatro örneği olan bu oyununu, üç hafta içersinde  (Mart 1941) kaleme aldı. Finlandiya sürgünü sırasında yazdığı, 17 sahneden oluşan Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı oyununun metin olarak yayınlanması da Brecht’in ölümünden sonra gerçekleşti.

Oyunda ekonomik bunalım sırasında krizden etkilenen şirketlerin ve rüşvetçi politikacıların çarpık ilişkilerinden doğan problemleri kullanarak Arturo Ui adlı bir küçük çete liderinin zamanla önce bir şehri (Chicago) ve sonra başka bir şehri (Cicero) daha sömürüsü altına altdığını anlatıyor.

Geçen pazar günü oyunu okurken aklımdan şöyle geçti: Dünyada ne çok Arturo Ui ve adamlarından var. Oyun yer yer – özellikle mahkeme sahnesinde – iyice absürt bir hal alsa da olmayacak iş değil. İkna olmak için, 1929 ile 1934 yılları arasında Avrupa’nın ortaasında olanlara bir göz atmak yeterli.

nazi_monochrome_historical_adolf_hitler_parade_greyscale_desktop_3644x2744_wallpaper-355839

1929 – 1932 yılları arasında dünya ekonomik bunalımı sırasında prusyalı toprak sahipleri devlet tahvilleri almaya uğraşırlar. Toprak sahipleri sıkıntıları ile ilgilenmesi için, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’a mülk hediye ederler.

1932 yılının son baharında Adolf Hitler ve partisi iflasın eşiğinde ve güç elde etmek için, Hindenburg’la görüşmek ister.

1933 yılının başında Hitler Brandenburg’tan şansölyelik iste ama Hindenburg isteği ret eder. Hindenburg’un doğu yardımı politikaları ve kendisine hediye edilen mülktan dolayı çıkan skandal sebebiyle şansölyeliği Hitler’e vermiş olabilceği düşünülüyor. 30 Ocak 1933’de Hitler iktidara geliyor ve araştırmalar son buluyor.

1933’ün ikinci ayında Reichtag Yangını gerçekleşiyor. Hitler düşmanlarını Reichstag’ı yakmakla suçluyor. Uzun bir yargılamanın sonunda, yangın gecesi Reichstag’ta tutuklanan sol görüşlü, hollandalı işçi Marinus van der Lubbe ölüm cezasına çarptırılıyor. 10 Ocak 1934’de giyotin ile idam ediliyor. Aralık 2007’de Lubbe’nin cezası kaldırılıyor.

1934’de Ernst Röhm arkadaşı Hitler’i bekliyor, Hindenburg ve Göring’e karşı bir hareket başlatmak için ama Hitler tarafından öldürtülüyor. Aynı sene Avusturya şansölyesini Avusturya basınındaki nazi aleyhtarı sesleri susturtmasını istiyor. Şansöyle Engelbert Dollfuß suikaste kurban gidiyor.

1938’de Hitler Avusturya’yı ilhak ediyor ve seçimlerde oyların yüzde 98’ini alıyor.

bitirelim
kendi en yükseğinden itilince herkes incinir
yağmacıların ortasızlığı
güneş yanığı bir suratın ortasızlığı
çekirdeksiz mandalinaların ve çekirdeksiz kadınların ortasızlığı
biri bana söylesin
geldiysem ordaysam gerçekten
bitirelim şu işi
herkese benden

Osman Konuk, Herkese Benden

Hikaye İle İlgili Notlar III

Bir hikayede sayısız karakter olabilir, ama tek karakter ile de yetinebilir. Hikayenin etrafında döndüğü bir karakter vardır ve hikayenin kahramanıdır. Filmler de birer hikaye anlatır.

Christopher Vogler bir filmin başarısını kahramanın yolculuğu (the hero’s journey) ile bağlantılı görüyor. Christopher Vogler amerikalı senarist, özellikle senaryo yazma konusundaki ‘The Writer’s Journey: Mythic Structure for Writers’ kitapı ile tanınmakta.
Vogler’in kahramanın yolculuğu fikri Joseph Campbell’e dayanıyor. Joseph Campbell (1904 – 1987) amerikalı profesör ve yazar. Campbell özellikle mitoloji alanındaki çalışmaları ile üne kavuşmuştu. Campbell mythlerde kahramanların 12 evreden geçtiğini söylüyor. Vogler ‘The Writer’s Journey: Mythic Structure For Writers’ adlı kitabında Campbell’in bu 12 evre modelini filmlere uyarlıyor.

Vogler başarılı filmlerin anlatım şeklinin mythler, efsaneler ve masallarınkine benzediğini söylüyor. Bunun sebebi olarakta bu anlatım şeklinin içimize işlenmiş olduğunu ileri sürüyor. Vogler bu evreleri kitabında mitolojik alegorilerle anlatıyor.

Kahraman yolculuğunu oluşturan 12 evrelik devre:

1. Bilindik Dünya (the ordinary world): Kahraman – başına geleceklerden habersiz – bilindik dünyasında. Bu evrede kahrama sempatik tanıtılır seyircinn onunla özdeşleşmesi için.

2. Maceraya Çağrı (the call to adventure): Kahramanın dünyası değişmeye başlar. Bu değişim kahramanın iç veya dış dünyasında başlayabilir.

3. Cağrıya Ret (refusal of the call): Kahraman değişimlerden korkar ve maceradan ‘kaçmaya’ çalışır.

4. Yardımcı/öğretici İle Buluşma (meeting with the mentor): Biligili veya deneyimli yardımcı/öğretici kahramanla buluşur. Bu karakter kahramana maceraya girmesi için teçhizat verir veya nasihat eder.

5. Eşiği Geçiş (crossing the threshold): Kahraman bu evrede – kendi kanunları, kuralları ve değerleri olan – yeni dünyaya giriş yapar.

6. İmtihanlar, Müttefikler ve Düşman (tests, allies and enemies): Kahraman yeni dünyasında ilk imtihanlarla sınanır. Bu sınamalar sırasında müttefikleriyle buluşur ve düşmanlarıyla karşı karşıya gelir.

7. Mağranın En Derinine İniş (approach to the in-most cave): Kahraman müttefikleriyle beraber en önemli imtihan için mağranın derinlerine iner.

8. Mihnet (the ordeal): Bu evrede kahraman en büyük korkularıyla yüzleşir ve en önemli imtihanını gerçekleştirir.

9. Ödül (the reward): En önemli imtihanında sonra kahraman hazine veya eliksirle ödüllendirilir.

10. Dönüş Yolculuğu (the road back): Kahraman elde ettiği ödülle yeni dünyadan bilindik dünyasının yolunu tutar.

11. Diriliş (the resurrection): Bilindik dünyasının eşiğinde son bir imtihana tabi tutulur. Bu imtihandan sonra yeni ve daha üstün kişiliği ulaşmış olur.

12. Eliksirle dönüş (return with the elixir): Kahraman ödül ile tekrar bilindik dünyasında yerini alır.

Vogler saydığı evrelerin hepsinin – yazdığı sırasıyla – bir filmde geçmesi gerektiğini söylemiyor. Hatta yeni evrelerin de eklenebileceğini söylüyor  Fakat bütün başarılı filmlerin temelinde kahramanın yolcuğu olduğunu söylüyor.

chris_vogler

“Kahramanın yolculuğu bir hikayenin yapı iskelesini verir. Aynı iskelete benzer, ayrıntılarla ve süpriz ‘dönüşlerle’ [twist] – yani bir hikayenin ‘Et’i’ ile – kaplanması gerek.”

Christopher Vogler

Vogler’in Hollwood’da büyük dikkat çeken ‘The Writer’s Journey: Mythic Structure For Writers’ kitapı asılında senaryo yazarlarına rehber olsun diye yazdı. Bahsi geçen kitap yalnızca yukarda kısaca ele almaya çalıştığım kahraman yolculuğunu oluşturan 12 evrelik devreyi anlatmıyor.

Amerika sen busun!?

James Ellroy’un Amerikan Yeraltı (Underworld USA) üçlemesi Kasım 1958 senesinde başlıyor. Ellroy (Alman baskısında) 2394 sayfada hayali ve gerçek hikayelerle amerikanın yakın tarihini işliyor. Üçlemenin ilk romanı American Tabloid John F. Kennedy’nin öldürüldüğü gün bitiyor, yani Kasım 1958 ile Kasım 1963 yılları arasında yaşananları anlatıyor. Ellroy bu romanıyla yapmak istediğini şöyle açıklıyor:

Amacım Kennedy-Efsanesini yok etmekti. Bu efsane,  [amerikanın başkanın] ölümünden önce saf masumiyet olduğunu, Kennedy’nin ölümünün bizi yeni bir altın çağına girmemizi engellediğini söyler. Bu saçmalık.

609px-jamesellroy
James Ellroy

Romanın ana karaktlerleri Pete Bondurant (eski polis), Kemper Boyd (FBI Ajanı) ve Ward Little (FBI Ajanı). Bu karakterler eşliğinde amerikan mafyası, CIA ve FBI arasındaki ilişkileri anlatıyor. Romanda tarihi gerçekleri ve kişileri yer alsa dahi tamamiyle kurgu.

Ellroy amerikanın masumiyeti hakkındaki görüşlerini, 1995 yılında yayınlanan romanının önsözünde şöyle anlatmaya başlıyor:

Amerika hiçbir zaman masum değildi. Masumiyetimizi [amerika kıtasına] geçişimizde kaybettik, arkasından ağlamadık. İlk günah belirli bir olay veya şartlara bağlanamaz. Gelişinde sahip olmadığını kaybedemezsin. Bizim, aslında var olmayan, daha iyi bir geçmişe olan özlemimiz kitle iletişim araçlarının bir ürünü.

Amerika hayaller ülkesi. JFK öldürülmeden önce üç tane amerikan başkanı görevi başında iken suikaste kurban gitti. Amerika tarihi, baştan beri kanlarla dolu. Domuzlar Körfezi Çıkarmasından önce de muhtelif ülkere askeri operasyonlarda bulundu. Birinci dünya savaşının çıktığı sene girdikleri Haiti’yi 19 sene işgal ettiler.

Üçlemenin ikinci kitabı The Cold Six Thousand 2001 senesinde yayınlandı. Roman Kennedy suikastinden hemen sonra başlıyor, yine beş senelik bir zaman dilimini ele alıyor. Martin Luther King’in öldürülüşünü içeriyor ve Robert F. Kennedy’nin öldürülmesinden sonra bitiyor. Anlatılan dönemde American Tabloid’deki iki ana kahramanın yanına yeni karakterler ekleniyor ve amerikadaki aksiyonerlerle beraber kanlı hikaye devam ediyor.

Irkçılık amerikanın kuruluşundan beri mevcut. Abraham Lincoln köleliği kaldırdı ama ırkçılık bitmedi. Amerika siyahi vatandaşlarını ikinci dünya savaşına yollamakta sorun görmüyordu ama ırkçı ayrımcılığı 1964 senesinde çıkan Medeni Haklar Yasası ile kaldırdı. Bu yasa ırkçılığı ortadan kaldırmadı. Amerika 2008 senesinde siyahi başkan seçti ama amerikan toplumunda ırkçılık hala var. Bu sene içersinde, beyaz amerikan polisinin öldürdüğü siyahi amerikanlara bakmak yeterli. Irkçı ve seksist söylemlerle, seçim kampanyası yürüten Trump başkan seçiliyor.

Ellroy The Cold Six Thousand amerikalı siyahilerin yaptığı özgürlük mücadelesinin küçük bir bölümü yer alıyor. Amerika Vietnam savaşına müdahil oluyorlar. Vietnam amerikanların sudan sebeplerle girdikleri ne ilk ülke ne de son ülke.

Üçlemenin son romanı Blood’s a Rover, 2009 senesinde yayınlanıyor. Bu roman kitaplar arasında en karışık olan ve diğerleri kadar net bir zaman akışı yok. Yine de romanın Haziran 1968’den Mayıs 1972’e kadarki amerikan tarihini konu alıyor. Bu sefer roman bir suikast ile değil amerika tarihinin en büyük politik skandallarından biri olan Watergate ile bitiyor.

Richard Nixon, 1974 yılında Watergate skandalından dolayı istifa ettikten sonra amerika ‘günahlarına tövbe’ etti mi? Hiçbir zaman masum olmayan ülke farklı başkanlarla yoluna devam ediyor.

Arıza (1956)

Friedrich Dürrenmatt Arıza (Die Panne) hikayesini değişik biçimlerde birkaç defa anlatmıştır. Hikayeyi ilk defa 1955 yılında öykü olarak kaleme alıyor – 1956’da yayınlanıyor. Öykü basılmadan radyo tiyatrosu 17. Ocak 1956’da NDR’de yayınlanıyor. Sonra aynı hikayeyi 1979 yılında tiyatroya komedi olarak uyarlıyor.

Üç anlatımın arasında farklılıklar var. Bu farklılıklar biçimlerin imkanları ve zorlukları ile açıklanabilir. Arıza öyküsü iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüme şu soruyla başlıyor: Edebiyatçılar için hikayeler, hala mümkün olan hikayeler var mı? (Gibt es noch mögliche Geschichten, Geschichten für Schriftsteller?) Yazar bu soruya talihsizlik, arızalar her zaman olacaktır ve bunlardan anlatım imkanları çıkacaktır diye yanıt veriyor. İkinci bölümde Alfredo Trap’in bir talihsizlik, yani bir araba arızasından dolayı başına gelenleri anlatıyor.

Hikaye kısaca şöyle:
Tekstilci Alfredo Trap eve giderken arabası arıza yapıyor. Evine bir saat mesafede olan bir köyde mahsur kalıyor ve köyde yolda kalanlara evini açan, emekli bir hakimin evinde geceyi geçirmeye karar veriyor. Trap akşam yemeğini emekli hakim ve arkadaşlarıyla (emekli savcı Zorn, emekli avukat Kummer ve eski cellat Pilet) beraber yiyor. Sofrada herkesin eski mesleklerini oynadıkları bir oyun oynamaya başlıyorlar ve Trap’a da kendisini sanık rolunde oynamak kalıyor. Trap roller dağıtıldıktan sonra kendisine hangi suç isnat edildiğini soruyor. Eski savcı önemsiz bir nokta, bir suç her zaman bulunur diye cevap veriyor. Böylelikle mahkeme başlıyor.

Arıza hikayesi 1956 yılında iki farklı biçimde yayınlanıyor. Karakterlerin bazı tiratları, iki yayında aynı şekilde geçiyor. Hikayenin başlangıcı ve gelişmesi de aynı, fakat hikayelerin sonu farklı. Yıllar sonra yayınlanan tiyatro ilk iki türe göre hayli farklılıklar gösteriyor.

Tiyatro oyunu – klasik tiyatro oyunlarından da farklı olarak – kronolojik olarak oyunun son sahnesiyle başlıyor. Sonra hakim seyirciye dönerek bu anormal açılışın sebebini açıklıyor. Açıklamada anormal açılışın, sadece son sahnede görülecek oyuncuların bütün oyun boyunca, bir tane sahne için beklemek zorunda kalmamaları ile söyleniyor. Fakat bunun sebebi seyircinin komedinin sonu öykü gibi mi, yoksa radyo tiyatrosundaki gibi mi olacağına takılmaması için de olabilir. Hemen oyunun başında, hikayenin sonunun yine farklı bir şekilde yazıldığını öğreniyoruz.

Friedrich Dürrenmatt Arıza hikayesini tiyatro oyununa çevirirken, yeni karakterler ve yan hikaye kolu ekliyor. Bunu hikayeyi tiyatro formuna uydurmak için gerekli olduğunu düşünüyor. Doğru olabilir, fakat yeni karakteri ve beraber getirdiği yan kolu hikayenin tadını kaçırıyor.

Arıza hikayesi birkaç mekanda geçiyor ve karakterler arasında uzun konuşmalar mümkün. Radyo tiyatrosunu ve öyküsünü okuduktan sonra, Dürrenmatt müthiş bir komedi metni yazmıştır diye heyecanla okudum. Fakat öyküdeki ana hikaye ve bazı tiratlar birebir olsa dahi sevemedim. Oyundaki sıkıntı yeni yan hikayenin ana hikayeye olan odağı bozması. Üç anlatıdan en çok beğendiğim radyo tiyatrosu oldu, çünkü sonunda Alfredo Trap ve Pilet’in beraberce Trap’in odasına gitmek için merdivenleri çıktıkları sahnedeki heyecan diğer iki anlatıda yok. Belki de en çok radyo tiyatrosunun sonunu beğendiğimden diğer iki anlatım biçiminden daha çok seviyor. Güzel son kötü bir hikayeyi vezir eder mi bilmiyorum, fakat kötü bir son iyi bir hikayeyi rezil eder.

Bir hikayenin güzel olması, hikayeden güzel bir eser çıkmasını gerektirmez ve aynı hikaye güzel anlatılabilinir veya kötü anlatılabilinir.

Hikayelerle İlgili Notlar II

İyi bir anlatı için iyi bir hikaye gerekir. Bir hikayede çoğunlukla bilindik dört karakter vardır. Bu dört karakter sırasıyla kahraman (protagonist), düşman (antagonist), yardımcı/öğretici karakter (mentor) ve maşuk karakteri.

Kahramanın bir ana hedefi (misal dünyayı kurtarmak) ve yan hedefleri olmalı (misal bir kadını kendine aşık etmek). Bu hedeflerine ulaşmasının önündeki en büyük engel düşman karakteri, ama kahramanın kendi özellikleri (misal kadınlarla konuşurken heyecanlanmak) de hedeflerine ulaşmasına engelleyebilir. Kahramanın hedefleri ile özelliklerinin çatışması heyecan doğurur (iç çatışma). Heyecanı artıran bir diğer faktör kahramanın hedeflerine ulaşmasındaki zorluk derecesi (misal yabani ejderhayı evcilleştirmek). Hedef her zaman ulaşılması gerekmez, ama ona ulaşmak için kat edilen yol önemlidir. Genelde hedefe giderken kahramanın özellikleri bir değişime uğrar (katharsis). Kahramanın değişmesi hedefine ulaşmasından daha önemlidir. Onun için kahramanın değişmesi için tam hedefine ulaşacakken uzaklaştırılabilinir (misal kibrinden kurtulması için şampiyonluğu kaybetmesi).

Düşman kahramanın hedefine ulaşmasını önündeki en büyük engel (dış çatışma). Düşmanın gücü ne kadar büyük ise kahramanın hedefine ulaşması o kadar zorlaşır (misal doğaüstü güçler). Yani düşmanın güçlülüğü hikayenin heyecanını artıran bir diğer faktör.

Düşman mutlaka kötü bir karakter olması gerekmez (misal şampiyonluk rakibi) ve doğal olarak kahraman da iyi bir karakter olması gerekmez (misal dünyayı kurtarmaya çalışan huysuz ihtiyar). Önemli olan okuyucunun hangisi ile özdeşleştiği ve okuyucunun özdeşleştiği (onun) kahramanıdır.

Öğretici/yardımcı karakter kahraman kadar büyük yer kaplamasa da önemli ve kuvvetli olması gereken bir karakter. Bu öğretici/yardımcı karakter hikayenin inanırlılığını artırır, ama ana görevi kahramana yardımcı olmak. Kahramana yardımcı olmasının değişik motifleri olabilir (misal ona aşık olması). Öğretici/yardımcı karakterin yardımı yalnızca fiili olması lazım değil (misal şampiyonluğa hazırlayan antreman). Öğretici/yardımcı karakter kahramanın hedefine ulaşması için olumsuz özelliklerini değiştirmesine de yardımcı olabilir (misal kendine güvenmemesi).

Maşuk karakteri kahramanın aşık olduğu karakterdir. Bu karakter kahramanın ana hedefi olabilir (misal maşukla evlenmek) yada olumsuz örneklerinden olabilir (misal maşuka olan aşkından dolayı yanlış kararlar vermek). Bu karakter hikayede büyük veya küçük yer kaplayabilir.

Bu dört görev için dört karakter gerekmez. Düşman bazı zamanlar öğretici/yardımcı maskesini takabilir (misal çatışma sırasında özelliklerinden kurtulması).

Hikaye İle İlgili Notlar I

Bir hikayeyi anlatmanın değişik biçimleri var. Biçimdeki farklılıklar, sadece hikayenin şeklini değiştirebileceği gibi içeriğinin kendisini de değiştirebilir. Gerçek bir hikayenin farklı anlatım şekilleri genelde anlatıcının yapısı ve hikayeye karşı olan bağı ile alakalı. Fakat hikayeyi bilerek yanlış anlatması ya yanılmasından dolayı olur ya da hikayenin gerçeğini gizlemeye çalışmasından.

Akira Kurusowa’nın 1950 yapımı Rashomon filminde bir cinayet dört farklı şekilde anlatılıyor. Bu dört anlatımdan biri öldürülen adama ait. Anlatımlar birbirleri ile çelişiyor, anlatımlarda üç tane değişik zanlı var. Gerçek anlatılan hikayelerden biri olabileceği gibi bütün anlatımlar yanlış da olabilir.

Çelişkili anlatımlar yapanlar bir çıkar elde etmiyorlar gibi gözüküyor. Yine de bilemeyeceğimiz veya anlamayacağım bir çıkar için. Bu çıkar gerçeği örtmek için ise yalandır, bir maskedir. Maskenin altındaki yüzü bilen ve hatırlatacak bilgi kırıntısı kalmazsa o maske dünyanın gerçeği olur. Hikayeler için de bu böyledir. Her hikayenin kendisine göre maske/yanlışı  ve yüzü/gerçeği vardır.

Jesus milyarlarca insana göre çarmıha gerildi. Hz. İsa Milyarlarca insana göre çarmıha gerilmedi. Milyarlarca insanın İsa’yı tanımıyor. Judas çarmıha gerildi. Judas hain. Judas kim?

Aktarımlar hikayelerle daha kolay oluyor. Bu olaylar için geçerli olduğu gibi öğretiler için de geçerli. Yasalarda yazan kanun maddeleri örnek vermeden gerekli uygulamayı bildiriyor. Bu metinleri anlatmak zor ve bundan dolayı uzun eğitim gerektiriyor. Fakat avukatlar maddeleri müvekkilerine bir hikayeyle anlatınca kişi kolayca anlıyor.

Hikayenin öğretmekteki gücünden dolayı bişeye benzemeyen hikayeler ortaya çıkabiliyor. Bu gücü kullanmak isteyen ama hikaye yazmak istemeyen insanlar vardır. Yazarlar bir hikayeden önce öğretmek istedikleri (mesaj) belirlerlerse sonra genelde kötü bir hikaye çıkar. Anlatılan her hikayeden bir mesaj çıkar. Anlatıcı hikayesinin mesajını bilmeyebilir ve mesajına katılmayabilir.

Bir hayatın ansiklopedik bilgileriyle bir insan ne kadar tanınabilir? Kişinin hayatındaki önemli tarihleri ve hayatının geçtiği yerleri bilmek kişiyi anlamakta yardımcı olur. Fakat bu bilgilerden yola çıkarak bir kişi tanınabilir mi? Sanmıyorum. Kişinin mutlu veya zor bir anında düşünceleri, hareketleri ve sözlerini bir hikayeyler öğrendiğimiz vakit daha iyi tanırız.

Hikaye anlatmak güzeldir.

İmam Gazali ve Hakikat Arayışı

Gençliğimin ilk yıllarından yani bulûğa erdiğimden şu ana kadar ki; -şimdi elli yaşındayım- aralıksız olarak bu derin denizin [gerçeği/hakikati arama denizi] dalgaları ile boğuşuyorum. Hiç ara vermeksizin çekingen bir korkak gibi değil, tersine cesur bir şekillde bu denizin karanlık diplerine dalıp çıkıyorum. Her karanlık dökülüyor, her problem üzerine çullanıyor, her tehlikeli engeli göğüslüyor, her grubun inancını inceden inceye araştırıyor ve her fırkanın, mezhebin esrârını keşfetmeye çalışıyorum. Bu yolda Hakk’a bağlı olanla batıl yanlısı arasında, sünnete bağlı olanla bid’at yanlısı arasında, hiç fark gözetmemişimdir.

İmam Gazali

İmam Gazali derin denizde boğuşurken hakikatin aşağıdaki dört grupta olması gerektiğini düşünür ve sonra hepsini teker teker incelemeye başlar.

  1. Kelamcılar
  2. Felsefeciler
  3. Batıniler
  4. Sufiler

Kelam İlmi
Kelam ilmi bidatçılara karşı koyma ihtiyacından doğmuştur. Kelam ilminin gayesi, ehli sünnet inancını bidatçıların vesvese ve kuruntularına karşı koymaktır. Kelamcılar serbest görüş ve delil ehli olduklarını ileri sürerler. Bu metot muarızlarının sözleri arasındaki çelişkiyi ortaya koymaya yarar. Kelam ilmi, aklın zaruri prensiplerini dışında hiçbir prensibi kabul etmeyen kimselerin işine fazla yaramaz.

Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını açıklamaya kalkmayın.

Hadisi Şerif

Felsefe İlmi
Felsefeciler mantığa ve apaçık delillere dayandıklarını ileri sürerler. İnsan aklı gerçeği arar, ona ulaşmak ister. Tıpkı kelebeklerin ışığı, aydınlığı araması gibi. Kelebek ateş ışınlarını görünce bunları gerçek sanar, yani güneş aydınlığı sanarak aldanır ve hemen kendini bu ışınlara doğru atar, onların üzerine çullanır. İşte insan aklı da yanıltıcı mantık kıyasları ile aldanarak tıpkı bu zararlı kelebekler gibi helak olur.

Görmüyor musun ki, uyurken rüyanda bir takım şeylere inanıyor ve bazı haller hayal ediyorsun, üstelik bu hallerin kalıcı ve istikrarlı olduğuna inanıyorsun; o durumda, yani uykudayken bunlardan hiçbir şekilde kuşku duymuyorsun. Oysa bir süre sonra uyanınca rüya halinde hayal ettiğin ve inandığın hiçbir şeyin aslı ve dayanağı olmadığını anlıyorsun.

İmam Gazali

Araştırma, kavrama ve sakat taraflarını bulup ortaya çıkarma dönemlerimden sonra felsefe konusundaki çalışmalarımı sona erdirince amacım açısından bu ilim dalının da yetersiz olduğunu, aklın tek başına her şeyi kavramaya elverişli olmadığını, onun her problemin üzerini örten perdeyi kaldıramayacağını anladım.

İmam Gazali

Talimiye Mezhebi
‘Öğrenmeyi’ esas tuttuklarını, masum bir imamdan bilgi almayı özellik haline getirdiklerini söylerler. Gazali El-Munkizü Mine’d Dalâl’de Talimiye Mezhebinin delilerini ve cevaplar sıralıyor. Ardından olası itirazlara cevap veriyor.

Sözün kısası biz bu talimiyecileri denedik, içlerini dışlarını yokladı. Bunların başardıkları tek şey, yanılmaz öğretmene ihtiyaç olduğunu belirtmek, bu da görüşlerini reddedenlere etkili ve susturucu sözler ile karşı koymaktır.

İmam Gazali

Tasavvuf İlmi
Bu ilmin erbapları müşahede ve mükaşefe ehli olduklarını söylerler.Tasavvuf ilim ve amel olarak ikiye ayrılıyor. Gazali ilk olarak tasavvuf ilimlerini inceledi. Fakat tasavvuf yolu sırf ilmle aşılmaz. Bu yola girecek olan kişi tüm gücü ile Allah’a yönelmesi gerekir.

Olan oldu, ne olduğunu hatırlamıyorum
Olanı hayra yor ve ne olup bittiğini sorma

* * *

Kısa Özgeçmiş
Abū Hāmid Muhammad ibn Muhammad al-Gazâlî hicri 450 (m. 1058) yılında Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Gazali çocukluğunun Tus döneminde Ahmed Razkani’den fıkıh okudu. Sonra Cürcan’da Ebu Nas İsmail’inin derslerine katıldı ve bazı eserlerini istinsah ettikten sonra tekrar Tus’a geri döndü. Tus’ta üç yıl kaldıktan sonra Nişabur’a gidip İmam’ul Harameyn’in talebesi oldu. Burada fıkıh, hilaf, cedel, usul-u fıkh, usûlüddin ve mantık gibi ilim dallarında uzmanlaştı. Bunların yanı sıra hikmet ve felsefe okudu. Hicri 478 yılında İmam’ul Harameyn’in ölümünden sonra Gazâlî Nizamülmülk’le görüşmek için Bağdat’a gitti. İmam Gazali 505 (m. 1111) senesinde doğduğu şehir Tus’ta vefat ediyor.

DipNot:
Geçen yazımın sonundaki “hakikate nasıl ulaşılır” sorusundan sonra Gazali’nin hakikat arayışı ile ilgili bişeyler yazmak istedim. Bu yazı, Prof. Dr. Abdülhalim Mahmud’un hazırlayıp, şerh ettiği El-Munkizü Mine’d Dalâl ve Tasavvufî İncelemeler kitabından çıkardığım notların özetinden ibaret ve Gazali’nin daldığı denizin bir molekülü dahi değil.